female orgasm

Kategoriler

 

Mayıs 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis   Haz »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Sayfalar

Etiketler

Ahmet Oktay Beşir Fuad Şiiri Ahmet Oktay Beş Kuruşa Aşk Şarkıları Ahmet Oktay envanter şiiri Ahmet Oktay Eski Bakır Şiiri Ahmet Oktay Gölgeleri Kullanmak şiiri Ahmet Oktay Kaç Kişiyiz Kendimizde şiiri Ahmet Oktay Ulukışla'da Saat Beş şiiri Ahmet Paşa Beyitler şiiri Ahmet Paşa Eyâ Peri Nicesin şiiri Ahmet Paşa Yandım Elinden şiiri Ahmet Telli 81 Yılında Bir Fotoğraf şiiri Ahmet Telli Acının Tutanakçısıyım şiiri Ahmet Telli Acıya Alışılmaz şiiri Ahmet Telli Akbabalar Kelebekler şiiri Ahmet Telli Akşamı Geciktirebilirsin Belki şiiri Ahmet Telli Ana şiiri Ahmet Telli Ankara şiiri Ahmet Telli Anladım şiiri Ahmet Telli Anısı Biz Olalım Bu Sokakların şiiri Ahmet Telli Asmin şiiri Ahmet Telli Eski Bir Hüzünle Şiiri Ahmet Telli Eylül şiiri Ahmet Telli Geceleyin Kırda Şiiri Ahmet Telli Geldim İşte Şiiri Ahmet Telli Gidersen Yıkılır Bu Kent Şiiri Ahmet Telli YAK SEVDANIN ÇIRASINI Şiiri Ahmet Özbek Ay Şehri III şiiri Ahmet Özbek Eğer Kanıyorsa Laledir şiiri Ahmet Özbek Gökyüzü Rüzgârını Sakın Ahmet Özbek Karanfil Vakti Erken şiiri Ahmet Özbek Kar Ve Sitem şiiri Ahmet Özbek Rastlantı şiiri Ahmet Özbek Solan Şehir ll şiiri Ahmet Özbek Solarken Ülkem şiiri Ahmet Özbek Yok'sun Dönmeyeceksin şiiri Ahmet Özbek İsmin Hiç Solmayacak Yakamozların Solduğu Yerde şiiri Ahmet Özbek Şiirin İnce Günü şiiri Ahmet Özer Düşün şiiri Ahmet Özer Gecenin Kanayan Yerinden şiiri Annem Üşür şiiri can yücel biraz değiştim şiiri http: ne için bıraktım okulu niçin bıraktım okulu şiiri Sevgiliye..

Arşivler

Meta

Mektup derken şiir oldu bak gene
Darılırsan ben ölürüm, unutma…
Taze sarmaşığım, hoyrat bedene…
Sarılırsan ben ölürüm, unutma…

Bir gün güneş olur göle doğarsın
Bir gün yağmur olur yola yağarsın
Bir gün çiçeklerden koku sağarsın
Yorulursan ben ölürüm, unutma…

Kılıç ağzı yoldur, ok ucu meydan
Dikkat et; sen benim canımsın ey can! .
Koyakta kekliksin, kayada ceylan
Vurulursan ben ölürüm, unutma…

“Aşk” denince aklı bırak, deli ol! .
Işık ışık gökten inen dolu ol
Boz-bulanık akan yağmur seli ol
Durulursan ben ölürüm, unutma…

Dinlemek zor, anlamak zor yâr beni
Göreceksen dertte, gamda gör beni
Gönül toprağıma yaptım türbeni
Dirilirsen ben ölürüm, unutma..

 ABDURRAHİM KARAKOÇ


 ayrlk1

 

 Resmine baktığım güzel kız, genç kız
Unuttum, Unuttum, Unuttum seni
Eski bir albümde durursun yalnız
Unuttum, Unuttum, Unuttum seni

İki harf, bir imza, bir tarih; garip
Besbelli üçü de mutsuz muzdarip
Aklımı zorlama karşımda durup
Unuttum, Unuttum, Unuttum seni

Bilemem aradan geçti kaç sene
Memleketin nere, kimsin adın ne ?
“Hatırla” diyerek bakma yüzüme
Unuttum, Unuttum, Unuttum seni.


ABDURRAHİM KARAKOÇ


Çokta kederlenir, az da gülerim
Ustura ağzında düşüncelerim
Deliliktir belki…bırakın kalsın

Doğan her bebeğin hakkı var bende
Öğütülen benim her değirmende
Ne sonu, ne ilki…bırakın kalsın

Sevdam büyüdükçe dünyam dar olur
Zamandan çıktığım zamanlar olur
Ve öyle güzel ki…bırakın kalsın

Saatler ya geri, ya hep ileri
Kıran yok hileli terazileri
Umutlar ırakta…bırakın kalsın

Onbinlerle sohbet onbin nafile
Dönmüyor toprağa giren kafile
Öfkeler yürekte…bırakın kalsın

Ne yarım tam yarım, ne bütün tamam
Yolcular anlamaz, ben anlatamam
Tren son durakta…bırakın kalsın

Gelir beni yakar suya düşer kor
Düşünen baş çekmek, dert çekmekten zor
Kutsaldır bu yara…bırakın kalsın

Dursun, ayazına uyandığın kış
Dursun ki şevk ile sürsün bu yarış
Lüzum yok bahara…bırakın kalsın

Yıkılır, yırtılır her kalın perde
Hesaba çekilir dünya mahşerde
Yazın şu duvara…bırakın kalsın

 ABDURRAHİM KARAKOÇ

aa3

Düştü can evime dördüncü cemre
Dünyayı üçüncü gözümle gördüm.
Dörtyüz seksenbeş gün çekti bir sene
Onaltıncı aya takvimsiz girdim.

Aynalara baktım korku gösterdi
Saatler her sabah kırkı gösterdi
Namlular, nişanlar Türk’ü gösterdi
Hayatım boyunca hedefte durdum.

Gül sundum yediler, koklamadılar
Armağan can verdim saklamadılar
Gittim… gelir diye beklemediler
Kaybolan gölgemi yollara sordum.

Getirdim yanıma ay’ı bir karış
Ölçtüm ki dağların boyu bir karış
Şehiri bir adım, köyü bir karış
Damlada denizdir en küçük derdim.

Savurdum, eledim, seçtim zamanı
Yaprak, yaprak tel tel açtım zamanı
Haftada üç asır geçtim zamanı
Nerye gittimse zamansız vardım.

Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
Yazık, kuklalara sığmadı sesim
Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
Çağın çilesini sırtıma sardım

 ABDURRAHİM KARAKOÇ

 

033278db4d9be630d4bd077zj71


Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben.
Kalbim şimdi bir sokak çocuğu
Kelebekleri göç etti gönlümün
Issızlaştı hayat sanki
Sanki, sabahı eksik şiirlerimin.
Sanki, gecesi hep kanayan bir yara
Ve sanki, artık hep kanayacak…
Ağlanacak bir aşkın kıyısına vurduysa gözlerim
Çare yok, ağlayacak.
Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben.
Kapıları kendime ben açamadım
Ya da yanlış saatlerde bekledim gelmeni
Düşünüyorum da sen gideli ne çok yalnızım..
Sarmaşık aşkın sarısında kaldım, sarılamadım.
Savunamadım seni kimselere
Anlatamadım seni kimselere
Kimsesiz kaldım,En çok da sensiz…
Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben..
Sana uyumak,Sana uyanmaktı hayat.
Sıratını geçtim yaşarken korkmadan
Korkumu geçtim cesaretle, ihanetle
Berduş bir yalan masumiyeti öptüm bile bile
Tek sen gitme diye
Sonbahar oldum yaprak yaprak
Ağaç oldum köklerimi unutarak
Tesellisiz bir geceye fırlatıldım
Kalbimi dar kafese kapatarak
İçimdeki bir kanarya
Hiç susmadan ağlayacak
Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben.
Yakamozlarında yıkadım sevdamı çırılçıplak
Seni sevdiğimi bağırdım mehtabına
Beyazında akladım bulutunun
Mavi mavi sevdim seni içim kan ağlayarak
Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben.
Anlattıkça kış vuruyor satırlarıma
Anlattıkça üşüyor, anlattıkça ısınıyor yüreğim.
Bugün sardunyalarım da açmadı
Belki de küskün renklere
Ellerimde günah gibi yaşayamadıklarım
Sensiz soluyorum anlayacağın
Mavi mavi ölüyorum
Duyuyor musun, orada mısın,
Var mısın, yok musun?
Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben.
Yanarak, yıkılarak
Aklıma her geldiğinde ağlayarak….

Naşide Göktürk

 

waiting_for__ii_by_badraggled

Çekil git artık düşlerimden
Bıkıp usanmadın mı benden artık? ..
Gözlerimden
yüreğimden içimden
…ve varolan her şeyimden git artık… kirletirsin beyazları
Konuşma tüketirsin satırları
Mehtabı bırak doğan ayrılık
Çekil git şafak gelen aralık… uzak dur benden
Sebebin olurum yakanın olurum
Çekil git yolumdan ölümün olurum
…ve git artık ne olursun git benden… nefesini al benliğimden
Ben soluğunu kesmeden
Sus demeden sus ne olur söylemeden
Git bir daha Allah aşkına hiç dönmeden…
Kumdan evlerin yıkıldı artık
Taşlarımdan oyuncaklarımdan beynimden
…ve yaşayan her şeyimden git artık… karaya çalarsın günlerimi
Söylenme devrik tümcelerim olursun
Ne öznesini ne yüklemini kurtarabilirsin
Çekil git
bırak bütün düşüncelerimi… şöyle dur gönlümden
Derdin olurum korun olurum
Çekil git harın değil külün olurum
…ve git artık ne olursun git git gözlerimden… ses etme
Mevsimler solsun senelerce
Mümkünse çıkmasın o iki hece
Öldü de bitsin bu işkence… sarardı de
Düşen her bir yaprakta uzaklaştı de
De ki gövdeden dal kırıldı
Kopan candı yıkıldı de de ki öldü öldü de… olsun de de ki bitti bitti de…
Kardı yağdı
yağmurdu aktı
Sonra toprağa karıştı kurudu de soldu de…
Ne bileyim işte
kısaca öldü de… gölge etme
Alın yazısı gibi görme
Değilim bir şeyin olmadım hiçbir şeyin
Çekil git artık ne olur çekil git kötü söyletme… olsun de de ki bitti bitti de…
Kardı yağdı
yağmurdu aktı kurudu de…
Sonra toprağa karıştı
soldu de…
Ne bileyim işte
kısaca öldü de…
Ne dersen de…

Dokunma

Kanıyorum zaten

Konuşma

Yıkıl git artık hayallerimden

Uzanma

Yaralıyım zaten

Kal yerinde öylece

Ya da bir sonbahardı

Yaşamaz de

…Ve çekil git artık

Yaşamaz de

 

 

Murat İnce

 

1024_5081

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Korkar oldum noktalar koymanın ardından yeni cümleler kurmaya… Artık yokmuşsun, artık yokmuşum, artık yokmuşuz… Gün batımları yokmuş oturduğumuz odanın sarı duvarlarına yansıyan… Ellerin yokmuş en beklenmedik anda ellerimle kavuşan… Aşklar yokmuş artık, bir zamanlar var olduğuna inanılan…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… İçimde kırılan bir ayna kaldı sadece… Geceler yokmuş artık, gündüzler de… Saatlerin kadranları kırılmış, küsmüş zamana… Kala kala bir rüya kalmış geceleri buluştuğum… Bir zamanlar bir romantiğin sarhoş eden gitar sesini dinlediğimiz yer de silinmiş gitmiş haritalardan… Ne çok şey kalmamış, ne çok hiçbir şey var olmuş yaşanıp bitmişlerden…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… En çok da isminin içinde geçenleri… Bir pusula ömründe ilk kez yanlış yönü göstermiş… Gururuyla intiharı seçmiş, düşüp kırılmış yanlış yönü gösterdi diye… Güney de yokmuş artık, kuzey de… Sabahları yaşadığımız doğu silinip gitmiş, batıysa hiç olmamış ki daha önceden zaten…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Kala kala sadece ve sadece o kelimeler arasına yerleştirilen birkaç küçük nokta kalmış… Sadece üç nokta… Apostroflar yokmuş artık, virgüller de çoktan yitip gitmiş geldikleri masallar alemine… Ne bir ünleme rastlayabilirmişiz artık bu ucunu göremediğimiz sokağın ortasında, ne de kendini sorgulayıp duran tek bir soru işaretine…


 

 

 

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Yok olmuş dakikalar, saatler, saniyeler… Ve sen biraz da… Sahi biz hiç var olduk mu dersin? Belki olduk, belki olmadık… Aslında ne kadar yanıldık, ne kadar aldandık… Biz koskoca birer yalandık… Odanda dağınıklığımı toplayan bir gölge vardı ya hani, o da yok artık… Dağınıklığım da yok, serzenişlerim, boşvermişliklerim de… Artık biz yokuz ki…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Ancak, bana aldırmadan geçip giden zaman kalabilirdi ardımdan… Devam etti takvim yaprakları ardı ardınca koparılıp atılmaya… Aylar yıllara dönüp gitti… Artık ay yok, yıldızları da kaybettim ne zamandır… Sahi gökyüzü var mıydı seni sevdiğim zamanlar? Bilmiyorum ama, banyonda her sabah baktığım aynada gördüğüm siluetin yok artık… Ya da telefonlarda duyduğum sesin… Yoklar ne zaman var oldu! Veda etmeyi mi unuttuk artık olmayanlara yoksa!

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… İki şehir, bir köprü vardı bir zamanlar… Eskiden izlediğimiz filmler yok artık, ilk kez gittiğimiz bale de oynanmadı bir daha hiç… Belki bir tiyatro oyununun ta kendisi bizdik… Tanrım, sen ve ben ne çok şey yitirdik… Birdik, bizdik, “en”dik, tektik… Sahi biz ne zaman bittik! Ne kadar zaman geçtiyse üzerinden, bu gece o kadar yutuyorum sesli harflerimi…

“Ah”larımı yutuyorum artık… Avaz avaz susuyorum, sessiz sessiz çığlıklar atıyorum bu gece kendi kendime… Bitenlere gülüp başlamak isteyenlere ağlıyorum… Hüzünler mutlu ediyor beni, mutluluklara ağlıyorum… Her şey ters dönüyor ama ben yırtıp atıyorum bir kağıda yazdığım seni, yutuyorum bütün sesli harflerimi…
Elveda sevgili…


 

 

1093285535_3c58daa7cc1

Özledim seni…
Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir…
beynimi uyuşturuyor özlemin…
Çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca zaman içimi
nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum.
Yokluğun, hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadiyen
bir boşluğa Sabahları seni okşayarak başlamaları akşamları her işi bir
kenara koyup seninle başbaşa konuşmaları
özlüyorum; oynaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu
küskünlüğünü…
Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne kadar yumuşak, bir
çift kısık gözle kendini, ellerimin okşayışına bırakırken.
Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur olduğunu görmek ve sana bunları
söyleyemeden ‘git artık’ demek.
‘Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa’ demek
sana ne de zor..
Seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda bana bir yabancı gibi
bakmanı istemek senden…
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek..

Bunları düşündükçe, şu anda uzakta bir yerlerde üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum. Bütün engelleri aşıp terkedilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları. yalnız bulvarları arşınlayarak sana ulaşmak, sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak ve yavaşça üzerini örtmek geçiyor içimden…

Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe dönüşmesinden hicran duyuyorum.

Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde, terketmişlere özgü bir terkedilme korkusunu da yüreğimin derinlerinde duyarak sana koşmak, yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek ve

“Geri dön bebeğim” demek istiyorum:

“Geri dön… kulüben seni bekliyor…”

Can Yücel

 

 

 

Meydan mI verirdim bu ayrılığa?
Bilseydim bu kadar zor olduğunu.
Bilseydim dünyanın böyle karanlık,
Bilseydim bu kadar dar olduğunu.

Dilimden sıçrayan bir kıvılcımın
Bilseydim bir anda kor olduğunu.
Bilseydim şu anki gönül acımın
Senin yokluğundan var oldugunu.

Boyun mu bükmezdim sitem etmene,
Bilseydim sükutun kar oldugunu.
Sebep mi olurdum dargin gitmene,
Bilseydim küsünce sır oldugunu.

Bilseydim yüzümün dört mevsimi güz,
İçimin ağlayan nar oldugunu.
Bilseydim odamın dört duvarı buz,
Sensiz yatagimin kar oldugunu.

Fırsat mı tanırdım bu dargınlığa
Bilseydim bu kadar zor olduğunu.
Bilseydim zindandan daha karanlık,
Bilseydim hücreden dar olduğunu

1

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum, sen yoksun!

Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlarda bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum, sen yoksun!

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor.

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin…

Attila İLHAN

 

 

İYİ ve KÖTÜ * * *

”Yılmaz Erdoğan’dan hayattaki İyi lerin ve Kötü lerin ortak yaşamlarının çok güzel bir analizi.”

Biliyorum, çoğunuz iyi insanlarsınız. Bu yüzden hep kötüler kazanıyor zaten. Birçok kötü, hatta alçak tanıdım. Çoğu neşeli insanlardı. Hiçbirinde çekingen bir ruh haline rastlamadım. Kötüler
atak, iyiler pısırıktır, etrafınıza bakın, en heyecan verici, en eğlenceli insanlar hep sahtekârlardır. Hepsi paldır küldür konuşan, ağız dolusu gülen insanlardır. Çünkü sahtekâr, sempatik olmak zorundadır. İyinin böyle bir mecburiyeti yoktur. İyi, sıkıcıdır. Kadınlar iyiler e değil, güvenilmez erkeklere aşık olur bu yüzden.

Zaten aşk, denen altüst oluşla ancak bir üçkâğıtçı basa çıkabilir. Aşkın tadını çıkaramaz iyiler. Onlar sarılıp sessiz bir uzanmayı aşk zanneder. Tekdüzedirler. Yavaştırlar. Kadınlar da dertlerini onlarla paylaşır ama gidip bir güvenilmezle sevişirler. Tutku kötülerin işidir. Sessiz ve efendi bir insan cümlesiyle tanımlanan bir iyilik kolaydır. Sahtekârlık daha zordur, maharet ister. Zeki, hızlı ve atak olmalıdır.

Enerjiktir. (Tabii kötü kötüler konumuz dışındadır. Yani hem, salak hem kötü olmaya çalışanlar için düşünmeye, yazmaya değmez.) üçkâğıtçı… Sahtekârın en sempatik, en başarılı şekli. İyi bir hatiptir o. İnandırıcıdır. Konuştuğu zaman etrafındaki tüm iyi ve dürüst insanlar ağzının içinde kaybolur. Hem çok iyi fıkra anlatır hem hüznün tüm renklerinden haberdardır. Kahkahasında pirzola tadı, hüznünde bazen ölümün sesi vardır.

Adam başarılıdır. Yeteneklidir. İyilik kolaydır. Kötülük maharet ister. İyi olmak için, kimseye kötülük yapmamak yeterlidir. Ama kötü olmak için daha çok çalışmalısınız! İyi, kötü karsısında güvensiz, enerjisiz, çaresizdir.

Filmlerde bile iyi, kötüleşmeden kötünün hakkından gelemez. Yeminini bozar ve kavgaya girer. Oysa kavga kötünün mesleğidir asıl. Biz iyi seyirciler perdedeki iyi adamımız kan döktükçe rahatlarız. Ve iyi kötüyü yendi diye seviniriz. Oysa artık hepimiz kötüyüzdür filmin sonunda. Hatta biz kötü den daha çok insan öldürmüşüzdür.

Bir iyi için en zor olan, kötüye Sen kötüsün demektir. Çünkü iyi, utangaçtır. Hırsıza hırsız diyemez. Kötünün yerine utanır, sahtekârın yerine yüzü kızarır, hırsızın yerine yerin dibine geçer… Bu sırada kötüler, sahtekârlar, hırsızlar deli gibi eğlenmektedir. Çünkü onların yerine utanan, sıkılan, yerin dibine geçen birçok iyi insan vardır. Şeytan bile bazen yorulur kötülük yapmaktan. Ama hayatlarını salt kötülük yapmaya adayanlar asla durmazlar; bunu çok iyi biliyorum. Güzel kıyafetleri, briyantinli saçları, resmi arabaları, siyah gözlükleri ve korumaları vardır. Ama ruhları şeytandır. Kötünün en büyük avantajı iyideki kahrolası utanma duygusudur. Bu duygu iyiyi öylesine zayıf düşürür ki ağzını açıp bir kelime söyleyemez. Halbuki öylesine kararlı çıkmıştır ki kötünün karşısına. Herşeyi açık açık söyleyecektir. Başına gelecekleri göze almıştır! .. Ama olmaz. Yapamaz.

Çünkü iyiler korkaktır.
Çünkü iyiler herkese acır, en çok da kendilerine.
Susmak,
acımak,
utanmak,
korkmak…

Farkında mısınız ey iyi insanlar, ne kadar sıkıcı şeylerle uğraşıyorsunuz! Kötüler kazanınca da şaşırıyorsunuz! Tarih boyunca iyiler kazanmasalar da, bir şekilde ayakta kalmayı başardılar. İyinin yazgısıydı bu. Şeytan her zaman saldıracak, yere yıkmaya çalışacak, akılları karıştıracak ve iktidarına devam etmeye çabalayacaktı. Babalarımız iyi insanlardı ve bize de iyi olmamızı öğütlediler. Biz de iyi insanlarız. Ve çocuklarımıza aynı şeyi öğütlüyoruz. Hepimiz kötülerin yanında çalışıyoruz.

Haydi iyi insanlar!

Haydi sessiz, efendi, sıkıcı, korkak, utangaç ve iyi insanlar! Çalışın!

Kötülerin size ihtiyacı var!

 

Baki Son

 

 

Sonbaharda rüzgara kapılıp aşık olduğu o daldan koparılan bir yaprak gibiyim… Rengim soldu… Artık kendi isteklerim yok… Güneşe dönmüyorum örneğin… Rüzgar ne tarafa eserse oraya doğru gidiyorum… Tekrar canlanmam için önce o yalnız yaprak gibi toprağa karışmam lazım… Belki ancak o zaman yani yeniden doğduğumda yeniden sana aşık olabilirsem işte o zaman geçmişte yaptığım hataların hiçbirini bir daha asla ama asla tekrarlamam… Ve mevsim sonbahar olunca rüzgar ne kadar kuvvettli eserse essin beni senin kollarından başka bir yere asla götüremez… Buna asla izin vermem eğer BENİ YENİDEN SEVERSEN…  alıntı

Eğer beni seversen seni severim, eğer güzelsen seni severim, eğer zenginsen, eğer, eğer, eğer…. Bu, şartlı bir sevgi türü. Düşünür buna göre şu örneği verir.

Japonya’da lise son sınıfa giden çok zeki bir çocuk çalışkanlığıyla babasının gururudur. Bu çocuk aynı zamanda sınav hazırlığı için dershaneye gider. Sınav günü gelip çattığında çocuk sınavı kazanamaz ve bunalım geçirir. Kafasını dinlemek üzere kaplıcalara gider. Dönüşte babasından beklemediği bir tepkiyle karşılaşır. Babası, “neredeydin?” diye sorar.

Çocuk, “biliyorsun baba, sınavları kazanamadım ve bu yüzden çok bunalıma girdim. Kafamı dinlemek üzere tatile gittim” der. Baba, “sınavları kazanamadın birde utanmadan tatile mi gittin?” diye sinirlenir. Çocuk masumane bir edayla, “ama baba sende kendini iyi hissetmediğin zaman o kaplıcalara giderdin. Elimden geleni yaptım ama başaramadım ve bende kendimi iyi hissetmediğim için o kaplıcalara gittim.” İşte bu sözler babayı tetikler ve eline hakim olamayarak oğluna şiddetli bir tokat atar…. Genç çocuk aynı gün intihar eder. Japonya’lı psikologlar genç çocuğun gururu yüzünden intihar ettiğini söyleseler de düşünür bunu kabul etmez. Düşünüre göre ; ne zamanki genç çocuk babasının kendisine olan sevgisinin çalışkanlığıyla bağlantılı olduğunu ve çalışkanlığı bittiği zaman sevginin de bittiğini fark etti, işte o zaman intihar etti. Düşünür bu sevgiyi çok tehlikeli bulmakta ve bunu asla tasvip etmemekte.

İkincisi;
ÇÜNKÜ SEVGİSİ ;
Seni seviyorum, çünkü güzelsin, çünkü beni seviyorsun, çünkü iyisin, çünkü, çünkü, çünkü,… Bu sevgi karşılıklıdır der düşünür. Düşünür bu sevgi türüne yine Japonya’da vuku bulmuş bir hadiseyi örnek verir. Japonya’da dünyalar güzeli genç bir kız çalıştığı işyerinde bir kazan patlar. Kazada genç kızın vücudu yanar. Genç kızın annesi, babası ve nişanlısı sadece ilk gün hastaneye giderler. Kızın nişanlısı bir hafta sonra nişan yüzüğünü atar. Artık bir hastane odasında yapa yalnız kalmıştır. Buna çok üzülen genç kız bir ay sonra ölür. Doktorları genç kızın ölecek kadar ağır hasta olmadığını söyler. Düşünür ise genç kız ne zamanki kendisine olan sevginin güzelliğine endeksli olduğunu ve bu güzelliğin gidince sevginin bittiğini anladığında üzüntüsünden öldüğünü söyler. Yani bir anlamda kahrından ölür… Düşünür, bu sevginin her ne kadar E?ER sevgisine benzese de aslında daha tehlikeli olduğunu söyler.

Üçüncüsü ise;
HER ŞEYE RA?MEN SEVGİSİ…
Seni hırsızlığına rağmen seviyorum. Kötü geçmişine, BENİ SEVMEMENE, çirkinliğine, yalan söylemene, katilliğine, HERŞEYİNE RA?MEN SENİ SEVİYORUUUUUUM… İŞTE… GERÇEK AŞK, İŞTE… GERÇEK SEVGİ BU…. Düşünür buna örnek olarak da, hemen hemen hepimizin bildiği eski bir masal güzelini anlatır. güzelliği ve aşkıyla bir tarih, günümüze kadar gelen ve filmlere konu olan SİNDRELLA…Sindrella, güzeller güzeli olmasına rağmen kamburluğuna, kısa boyluluğuna, fakirliğine, çirkinliğine, gözlerinin şaşı olmasına RA?MEN SEVER… Düşünür, “İŞTE SEVGİ BUDUR” der. Düşünüre göre günümüz dünyasındaki insanların en az gıda kadar ihtiyacı olan SEVGİ bu. Bu sevgi olsa boşanmalar az olacak. İnsanlar daha az problem yaşayacak.

İşin tek kötü tarafı bu sevgiye verebildiği tek örnek bir masal kahramanı olan “Sindirella”.

“Seni Her Şeye Rağmen Seviyorum..”

 alıntıdır

Geceydi seni bana taşıyan…Sen geceye yakındın, bende sana….Ağır aksak işleyen zamanın düşürdüğü tuzaklardan kurtulup geldin, hoş geldin.Korkularınla, sırlarınla ve sadece gözlerine derin bakanların görebileceği acılarınla geldin, iyi ki geldin….. Bekleyişlerimin içine hapsettiğim özlemlerim vardı.Nicedir kimseyle paylaşmadığım hüzünlerim.Soramadığım sorularım.. Hatırladığımda yüreğimde yaratacağı o korkunç sızıyı duymaktan korktuğum için beynimin bir köşesine fırlatıp attığım ve bir daha hiç dokunmadığım anılarım vardı….Şimdi özgür bıraktım özlemi.Şimdi hüzünde sevinçte doyasıya yaşanıyor bende.Sorular cevabını buluyor, anılar canlanıyor çünkü sen geldin.Susmak ne çok akıllandırmış beni… Ne çok biriktirmişim kelimelerimi….Bir bir dökülürken dilimden sevda sözcükleri senin o tedirgin duruşun bile durduramıyor beni.”Seni soluyan bir rüzgara kapılmış gidiyorum.”, yüreğimi bir yelken gibi açtım, seninle dolduruyorum.Seninle olmanın, seni yaşamanın ve zamanı sadece seninle paylaşmanın eşsiz hazzını duyumsuyorum, ne iyi ettin de geldin…..Bir büyüysen bozulma. Bir hayali yaşıyorsak kaybolma. Hep biz çözecek değiliz ya gerçeğin düğümlerini, bırak kendi halinde kalsın. Ruhuna talibim ben asıl gerçek bu. Kaçışlardan bıkmış, hep yarım kalmış ruhum da bir tek seninle doyuma ulaşacak, kendini bulacak. Dedim ya, sen geldin.Bir de mavi var öyle ya….. Nereye saklamıştım maviyi ? Kimlerden gizlemiştim de yok sansınlar istemiştim ? Bak, güneş bile mavi mavi parlıyor görüyor musun ? Yavaş yavaş yok oluyor yüreğimin gri katmanları. Maviyle anılıyor görebildiğim her şey.En çok maviye tutkunum ben, bu yüzden mavi sen oluyorsun, çocuk gibi seviniyorum. Sen maviyle geldin..Sahi , çocuk olmayı ne kadar özlemişim ben… Senin içindeki çocukla oynayacak bendeki çocuk. Yalansız ve saf olacak. Kumdan kaleler yapacak, içine seni koyacak. Kaleyi yıkacak, seni kurtaracak, kahraman olacak.Çığlıklar atacak, yorulmayacak, sensiz hiç bir oyunda “ebe” olmayacak.Korkma , içindeki o çocuk hep yaşayacak, kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğim.Çünkü sen o çocukla varsın, o çocukla geldin.Yoktum ben , senden önce yoktum sanki. Sen geldin varlığını bildim. Sen geldin bir dokunuşun, bir öpüşün nasıl da büyük bir hazza dönüştüğünü gördüm. Sen geldin ben oldum, aşk oldum.Sen geldin….ama ne güzel geldin…

mehmet coşkundeniz

 

 

doga-resimleri2013 

İnsanlar gördüm kendilerine yabancı kendilerine garip kendilerine uzak. Hiç bitmeyecek bir yolun yolcusu gibiydiler. Ne dinlenebilecekleri bir mola yeri ve nede zaten varabilecekleri bir yer vardı. Ruhlarındaki kabullenmişlik çirkin yüzlerine yansımıştı. Birbirlerinin kopyası bu insanlar arasında bir yabancıydım ben. Beni aralarına hiç almadılar, zaten hiç girmek istemediğimi bilmediler ki. Tek kelime konuşmadım onlarla. Yine de onlarla aynı adımları atıyordum bilinçsizce. O hiç bitmeyecek sandığım yola çıkmıştım onlarla birlikte bir kere.

Koyu gri bir havanın hakim olduğu o yolda ne bir tek yıldız gördüm nede bir tek yağmur damlası düştü yola. Ne sıcak vardı ne soğuk. Kara, kirli bir toprağın üzerinde atıyorduk adımlarımızı. O uzanıp giden yolda ne bir yeşil, ne de mavi yoktu. Görünen sadece uzayıp giden sonsuz bir grilikti. Yol uzayıp gittikçe, binlerce kişi katılıyordu bize. Amaçsız kalabalığa katıldıkça katılıyordu insanlar.

Ses yoktu, gülüş yoktu, heyecan yoktu, sadece nefes almaya odaklanmış bir insan güruhu vardı. Bense içimde çoğalttığım sesimi, bir mutlu yüze sakladığım gülüşümü, bir sıcak yüreğe sakladığım sevgimi dışarı vurabilmek için çırpınıyordum. Ama hiç bir yüz, hiç bir ses bu cesareti vermiyordu bana. Bu bıktırıcı, bu tekdüze, bu amaçsız adımların atıldığı yolda bir başka seçenek olmalıydı. Hissediyordum, ben bu yola bu insan kalabalığına ait değildim. Aynı şeyleri hisseden benden başkaları da olmalıydı.

Sonra hiç varılmayacakmış kadar uzakta bir kuşun havalandığını gördüm. Bir umut yakalamıştım sonunda. Adımlarımı hızlandırdım. Sıyrıldım kalabalıktan. Koşmaya başladım. Kuşa yaklaştıkça gri hava dağılıyor, güneşin ısısını hissediyor, gökyüzünün maviliği çiçeklerin her rengini görüyordum. Ve en sonunda seni gördüm. Ordaydın. Küçücük ama yemyeşil bir çayırın ortasında, gelincikler içinde öylece oturuyordun. Senin az ötende hava kurşun gibi griyken. Senin başındaki gök masmaviydi. Ve sen gözlerini o maviliğe dikmiş uzaktan gelecek birini bekler gibiydin. Ben gördüklerim hissettiklerimin karşısında donmuş ve öylece kalakalmıştım. Yüzüme bakıp sadece “HOŞGELDİN” dedin. Ve o ses yeniden hayata döndürdü beni. İçimdeki bastırılmış gülümseme yansıdı yüzüme önce. Yüreğimin atışı hızlandı, tenim ısındı sonra. Az önce terk ettiğim o kalabalık yanımızdan geçip giderken biz senle el ele gülümsüyorduk onların şaşkınlığına.

Artık senle bir sevdanın iki ortağıydık. Şimdi içimde çoğalttığım sesimle haykırıyordum herkes duysun diye…

Hiç kimse sevdama senin kadar yakışmadı ve sevdam hiç kimseyi senin kadar yaşatmadı yüreğimde…

 

hjhjhj

Ben; anlamsız kavgalarla,
Ben; yarınsız sevdalarla,
Ben; anlatılan masallarla yitirdim inancımı…

Kuralsız insanların sahte cennetlerinde, yanlışı doğrudan, karayı
beyazdan, adamı adamdan, insanı insandan ayırmakla geçti gençliğim.

Ben; kan gövdeyi götürürken,
Ben; can bedenden ayrılırken,
Ben; kan damardan çekilirken, öğrendim yaşamayı…

Başarmak için inanç, inanmak için yürek, kazanmak için bilek
gerekliymiş. Adımlarını sert basmalı, yumruğunu sert vurmalı, sesin gür
çıkmalıymış. Taş kadar ağır, taş kadar sağır, taş kadar küçük, taş kadar büyük
olunmalıymış. Karnın açken bile kuyruğun dik, belin bükülse bile başın
hep dik kalmalıymış…

Şimdi tanıdınmı beni?
ADIM : …
SOYADIM : …

Biz sevdiğimizi gün olur başımıza taç yaparız….
Biz sevdiğimizi gün olur bağrımıza taş diye basarız.

EN SONUNDA
En sonunda bitti.. Bittiğine üzülmüyorum ve seni özlemiyorum..

İlk defa ayrılığı seviyorum.. Senin söylediğin gibi.. En azından
içindeki ben kirlenmeyecek.. İşte bu yüzden bu ayrılığı seviyorum.. Bu yüzden
akşamları yastığıma sarılıp ağlamıyorum.. Bu yüzden sabahları uyanınca
gözlerim gözlerini aramıyor!!!! Bu yüzden senden vazgeçmek daha kolay..
İçindeki yani hayalindeki ben gerçek ben ile kirlenmeyecek….

Bazen kendime nasıl bu hale geldik diye soruyorum; ilişkide neden nasıl
gibi soruların sorulmaması gerektiğini bilmeme rağmen.. İlişkinin
muhasebesi yapılır mı? Ben ilk defa yaptım.. Ne verdim ne aldım diye
düşündüm.. Çok şey almışım ama hiçbirşey verememişim.. Bu da benim
eksikliğim.. Gerçek benin eksikliği.. Senin hayal ettiğin olduğunu düşündüğün
insanın değil.. Benim eksikliğim..

Gece ilerliyor.. Diğer eksikliklerim aklıma geliyor.. Sevdiğimin
hayatındaki sorunlara ortak dahi olamayan beni düşünüyorum.. Bak gördün mü bu
bile sendeki benden farklı.. Ama diyorum ya ben buyum, ben böyleyim..
Beni tanı..

Neredeyse sabah oluyor.. Bu seferde en büyük eksikliğim aklıma
geliyor.. Seni düşünüyorum..

Şimdi git.. İçindeki ben daha fazla kirlenmesin..

Not : Avuçlarında ben, burnunda benim kokum.. Ben seni çoktan unuttum..
Sen beni unutamayacaksın..

Sensizim.. Üşüyorum!

Bu sana yazdığım son satırlar…

Bu dinlediğim son şarkı bizim üstümüze söylenmiş. Kilit vurdum kalbime,
umutlarıma. Ne bundan böyle sevdaya dair bir şeyler beklenebilir
yüreğimden ne de nefret edebilirim birinden. Ben hamal değilim ki; hep
kahrını taşıyım ömrün; Alın atık üzerimden hayata dair ne varsa. Alın sevdaya
dair acıları, paylaşın aranızda…

Sen sanıyorsun ki, kolay geliyor gidişin bana.. Arkanı döndüğün ilk
andan gözlerim gülecek mi yeniden sanıyorsun? Söylesene! Sen ne sanıyorsun
aşkı, sevgiyi, söylesene! Kolay olan, kaçmaksa, yalansa, vazgeçişse;
ben zor olanı seçiyorum ve Seni Hala Seviyorum.

Sen öyle san, farzet ki her şey çok kolay… Gittiğini sandığın sen,
giderken bende kalanlarını, yani seni, yani aşkı, yani bizi alamayacaksın
benden…. Geri vermeyeceğim onları, benim onlar, bana ait.

Biliyor musun, acı olan asla gidişin değil.. Belki bir gün sevmeyi
öğrendiğin de yanında ben olmayacağım.. Bir sabah gözlerini yeni doğan güne
açtığında başkası olacak yatağında.. Benim içinse sadece “sen” var
olacak baktığım her yerde… Ve işte ilk defa o gün sebepsiz ağlayacağım, o
gün yaan yağmur gizlemeyecek gözyaşlarımı. Kim bilir belki de aynadaki
hayalin ilk kez asacak suratını bana ve o sabah sensiz ve üşümüş
uyanacağım!

Her şeyin bir bedeli var biliyorum ve bende bu bedeli ödüyorum.
Ödediğim bedel sensizlik, yalnızlık, aşksızlık Oysa yüreğim her şeye rağmen
mutlu olmanı diliyor….

Seni bulduğum yerden başlıyorum yürümeye.. Seni düşünüyor ve gecenin
ayazında üşüyorum.. Veda bile etmeden gidişin geliyor aklıma, sadece
susuyorum.

 alıntıdır…

doga

 

Sen hiç duydun mu baska bir yüregi kendi gögsünde atar gibi…
Üzüldün mü, yanaklarindan süzüldü mü hiç bir baskasinin gözyaslari…
Yabanci hıçkırıklar gelip düğümlendi mi göğsünde…
Düşündün mü geceleri…
senin olmayan rüyalar gördün mü…
senin olmayan birini sevdin mi?
Gökyüzüne baktin mi , yıldızlar düştü mü güneş doğdu mu
her gecenin sonunda ?
Uyandın mi başka birinin sabahına?
Hiç sevdin mi sen,
Duydun mu baska bir yüreği kendi göğsünde atar gibi…
Gülümseyişini hissettin mi belli belirsiz
senin dudaklarındaymışcasına yakın…
Sıcak…
Hiç sevdin mi senin olmayan birini?
Senin olmayan bir şehirde,
bir gecede, bir bedende yaşadın mı hiç?
Sen hiç gerçekten sevdin mi senin olmayan birini

 

doga_resimleri25

daha az sewiyorum seni, unutur gibi sewiyorum,

 azala azala. aramızdaki uzaklığın karanlığında geceler kısalıp gündüzler uzuyor öyle olunca.

 daha az seviyorum SENİ kendini iyileştiren bir yara gibi daha az. ve zamanla sen geceyi tutuyorsun,

ben nöbetini

 

 

 

Çok küçük bir yalanı

Çok büyük bir orantıda

Dinlediniz mi..

Çok büyük bir yalanı

Söylediniz mi..

Gecikmiş bir gizlemi,

Birikmiş bir özlemi

Sakladınız mı..

Gelmeyecek bir gideni,

Olmayacak bir nedeni

Beklediniz mi..

Bir gerçeği erken,

Bir açlığı tokken

_Anladınız mı..

Hep mi hep ölecekmiş gibi,

Hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi

Yaşadınız mı..

Yalanı sürmeye sürmeye,

Yanlışı görmeye görmeye

_Saklandınız mı..

Doğruluğun yönünde,

Doğruların önünde

Aklandınız mı..

Ortamsız bir yaşamda,

Yaşamsız bir ortamda

Harcandınız mı..

Özdemir ASAF…

 

doga-resimleri2023

Öğrendim ki…

Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.

Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,

Gerisini karşı tarafa bırakırsınız.

Öğrendim ki…

Güveni geliştirmek yıllar alıyor,

Yıkmak bir dakika.

Öğrendim ki…

Hayatında nelere sahip olduğun değil

Kiminle olduğun önemli.

Öğrendim ki…

Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün

Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.

Öğrendim ki…

Kendini en iyilerle kıyaslamak değil

Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.

Öğrendim ki…

İnsanların başına ne geldiği değil

O durumda ne yaptıkları önemli.

Öğrendim ki…

Ne kadar küçük dilimlersen dilimle

Her işin iki yüzü var.

Öğrendim ki…

Olmak istediğim insan olabilmem

Çok vakit alıyor.

Öğrendim ki…

Karşılık vermek

Düşünmekten çok daha basit.

Öğrendim ki…

Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek

Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.

Öğrendim ki…

‘Bittim’ dediğin andan itibaren

Pilinin bitmesine daha çok var.

Öğrendim ki…

Sen tepkilerini kontrol edemezsen

Tepkilerin hayatını kontrol eder.

Öğrendim ki…

Kahraman dediğimiz insanlar

Bir şey yapılması gerektiğinde

Yapılması gerekeni

Şartlar ne olursa olsun yapanlar.

Öğrendim ki…

Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki…

Bazı insanlar sizi çok seviyor

Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.

Öğrendim ki…

Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz

Bazıları hiç karşılık vermiyor.

Öğrendim ki…

Para ucuz bir başarı.

Öğrendim ki…

En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.

Öğrendim ki…

Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları

Kaldırmak için elini uzatır.

Öğrendim ki…

İki insan aynı şeye bakıp

Tamamen farklı şeyler görebilir.

Öğrendim ki…

Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır.

Öğrendim ki…

Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar

Daha uzun yol yürüyor.

Öğrendim ki…

Hiç tanımadığın insanlar,

iki saat içinde,

senin hayatını değiştirir.

Öğrendim ki…

Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır.

Öğrendim ki…

Duvarda asılı diplomalar

İnsanı insan yapmaya yetmez.

Öğrendim ki…

Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.

Öğrendim ki…

Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin

nereden geçtiğini bulmak zor.

Öğrendim ki…

Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.

Gerçek aşkların da!

Öğrendim ki…

Tecrübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,

Ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

Öğrendim ki…

Aile hep insanın yanında olmuyor.

Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.

Aile her zaman biyolojik değil.

Öğrendim ki…

Ne kadar yakın olursa olsunlar

En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.

Onları affetmek gerekir.

Öğrendim ki…

Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.

Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Öğrendim ki…

Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın

Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

Öğrendim ki…

Şartlar ve olaylar,

Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.

Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.

Öğrendim ki…

İki kişi münakaşa ediyorsa,

Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez.

Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.

Öğrendim ki…

Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.

Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

Öğrendim ki…

Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

Alıntıdır.

 

 

3887doga

Bir gün bir kral ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.

Resimlerden birisinde sakin bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.

Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek resmi daha da sıkıntılı hale sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatırlatacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir.

Fakat kral resme dikkatli bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere….

Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim… Kralın açıklaması çok da

uzun değildir:

Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının yada zorluğun bulunmadığı yer demek

değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.

Kaynak bilinmiyor.

Huzurunuzun hiç eksilmemesi dileği ile…

Alıntıdır.

 

Günün birinde bir çiçekle su karsilasir ve arkadas olurlar.

Ilk önceleri arkadaslik olarak devam eder iliskileri.
Tabii ki her zaman lazimdir arkadaslik birbirini tanimak için.

Gel zaman git zaman
çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yaninda
içi içine sigmaz olur artik ve anlar ki suya asik olmustur.

Ilk kez asik olan çiçek etrafa kokular saçmaya baslar “Sirf senin hatirin için ey su ” diye.

Öyle bir zaman gelir ki artik su da içinde çiçege karsi bir seyler hissetmeye baslar.
Farkeder ki “Çiçege asik oldum.”
Ama su da ilk defa asik oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek
“Acaba su beni sevmiyor mu?” diye düsünmeye baslar.
Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle…
Halbuki çiçek aliskin degildir böyle bir sevgiye.
Ve dayanamaz bir gün çiçek suya “Seni seviyorum.” der.
Su “Ben de seni seviyorum.” diye cevaplar.

Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya
“Seni seviyorum.” der.
Su “Ben de.” der.

Çiçek sabirlidir.
Bekler bekler bekler…

Artik öyle bir duruma gelir ki
çiçek koku saçamaz olur artik etrafa.
Ve son kez suya “Seni seviyorum.” der.
Su da “Sana söyledim ya
ben de seni seviyorum.” der.

Ve gün gelir çiçek yataklara düser.
Hastalanmistir çiçek artik.
Rengi solmus çehresi sararmistir çiçegin.
Yataklardadir artik çiçek

su da basinda bekler öylece çiçegin
yardimci olmak için.

Ama bellidir ki artik çiçek ölecektir ve
son kez zorlukla basini döndürerek çiçek
suya der ki:
“Seni ben gerçekten seviyorum.”

Çok hüzünlenir su bu durum karsisinda ve
son çare olarak bir doktor çagirir.
Doktor gelir ve muayene eder çiçegi.
Muayeneden sonra söyle der doktor:
“Hastanin durumu ümitsiz
artik elimizden bir sey gelmez.”
Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalik nedir diye

ve sorar doktora “Hastaligi nedir?” diye

Doktor söyle bir bakar suya ve der ki
“Çiçegin bir hastaligi yok dostum

bu çiçek sadece susuz kalmis
ölümü onun için.” der.
Ve anlar ki su artik

sevgiliye sadece “Seni seviyorum” yetmemektedir

Delikanli alaca karanlikta yürürken yumusak bir seye çarptigini fark etti. Egildi bakti. Aman Allah´im!…

Ayaklarinin arasinda yuvasindan ustalikla sökülmüs bir kalp duruyordu. Tipki resimlerdeki gibi diri ve kanliydi. Onu büyülenmisçesine avuçlarina aldiginda dehsetinden çildiracak oldu. Kalp tip tip atiyordu. Ve sicacikti. Delikanli sanki ellerine yapisip bir baska uzvu haline geliveren kalpten kurtulmak istiyor fakat ne oldugunu bilmedigi kestiremedigi duygular tarafindan engelleniyordu.

Bir müddet sonra sakinlestiginde onun sahibini bulmak için en yakindaki evin kapisini çaldi ve zincir araligindan bakan genç kiza:

- Bu kalp sizin mi? diye sordu. Biraz önce buldum onu. Kiz mahcup bir ifadeyle;

- Ben kalbimi üç ay önce rastladigim bir vefasiza kaptirdim dedi. Yandaki eve sorun onlarin olabilir.

Kizin gösterdigi ev göz kamastirici bir villaydi. Kapiyi açan hizmetkarlar onu üst kata çikartarak evin beyine götürdüler. Delikanli yumusacik halilarin üzerine damlayan kanlari ayagiyla örtmeye çalisirken:

- Bu kalp sizin mi acaba? diye sordu. Hala atiyor da…

Beyefendi isil isil parildayan kristal kadehinden höpürtülü bir yudum çekerek:

- Ben kalbimi dünyaya sattim canikom diye siritti. Komsu evde bir meczup var o bilir sahibini.

Delikanli hizla sogumaya baslayan ve atislari gittikçe yavaslayan kalbi bitisik kulübedeki ihtiyara kosturarak:

- Bu sizin mi? diye sordu. Çabuk olun neredeyse duracak.

Yasli adam okumakta oldugu kuran´i yavasça kapatirken:

- Ben kalbimi her seyimle Allah´a verdim evlad diye gülümsedi. Elindekinin sahibini neden gidip anne ve babana sormuyorsun?

- Her ikisi de yaslanip bunadi diye üfüldendi genç. Bir bebek gibi alaka görmek istediklerinden üç gün önce kavga edip onlari terk etmistim.

Ihtiyar adam büyük bir üzüntüyle:

- Terk ettin ha..! diye mirildandi. Terk ettin demek.

Delikanli söylenenlere karsi kayitsiz görünüyordu. Oysa ki yasli adam bekledigi cevabi çoktan almisti. Delikanliya dogru emin adimlarla ilerledi ve iki eliyle kavradigi gömlegini bir hamlede yirtarak açiverdi. Delikanlinin sol gögsünde avuçlarinda tuttugu kalp büyüklügünde kanli bir bosluk vardi.

Daha henüz 18 yaşındaydı ama hayatının sonundaydı.
Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı.
Kahır içinde eve kapatmıştı kendini…Sokağa çıkmıyordu.
Annesi
bir de kendisi. O kadardı bütün hayatı…
Bir gün fena halde sıkıldı
dayanamadı attı kendini sokağa…
Bir yığın vitrin önünden geçti
tam bir CD satan dükkânı da
geride bırakmıştı ki
bir an durdu geri döndü kapıdan içeri
gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi
yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar… Hani
ilk bakışta
aşk derler ya
öyle takılıp kalmıştı işte…İçeri girdi. Kız
gülümseyerek koştu ona; “Size nasıl yardım edebilirim?” diye.
Nasıl bir gülümsemeydi o…Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi
kızı… Kekeledi
geveledi sonra “Evet!” diyebildi. Rastgele
birini işaret ederek; “Evet
şu CD´yi bana sarar mısınız?”
dedi. Kız CD´yi aldı
içeri gitti az sonra paketle geri geldi.
Gençkızdan aldı paketi
çıktı dükkündan evine döndü.
Paketi açmadan dolabına attı… Ertesi sabah gene gitti aynı
dükkâna…Gene bir CD gösterdi kıza
sardırdı aldı eve
getirdi
attı paketi dolaba gene açmadan…Günler hep alınıp
sardırılan CD´lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret
edemiyordu. Annesine açıldı sonunda…Annesi; “Git konuş
oğlum
ne var bunda?” dedi. Ertesi sabah bütün
cesaretini topladı
erkenden dükkâna gitti. bir CD seçti.
Kız gülerek aldı CD´yi
arkaya gitti paketlemeye.
Kız içerdeyken bir kâğıda “Sizinle bir gece çıkabilir miyiz?”
diye yazdı
altına telefon numarasını ekledi notu kasanın
yanınakoydu gizlice. Sonra
paketini alıp
kaçtı gene dükkândan… İki gün sonra evin
telefonu çaldı… Anne açtı telefonu. Dükkândaki tezgahtar
kızdı arayan. Delikanlıyı istedi
notunu yeni bulmuştu
da… Anne ağlıyordu… “Duymadınız mı?” dedi. “Dün kaybettik
oğlumu.” Cenazeden birkaç gün sonra anne
oğlunun odasına
girebildi sonunda. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı

oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı
oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir
CD vardı
bir de minik not…
“Merhaba
sizi öyle tatlı buldum ki daha yakından
tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı?
Sevgiler… Jacelyn ”
Anne
bir paketi daha açtı onda da bir CD ve
bir not vardı: “Siz gerçekten çok tatlı birisiniz

hadi beni bu gece davet edin artık.
Sevgiler…Jacelyn ”

Japonya´da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik kazasi
geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa çocugun büyük bir ideali
varmis. Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus. Sol kolunu
kaybetmekle birlikte
bu hayali de yikilan çocugunun büyük bir depresyona
girdigini gören babasi
Japonya´nin ünlü bir Judo ustasina gidip yapilacak
bir seyin olup olmadigini sormus..

Hoca:
Getir çocugu ..bir bakalim demis.Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina..Hoca çocugu süzmüs ve:

Tamam demis..yarin esyalarini getir çalismalara basliyoruz.
Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir hareket göstermis ve
bu hareketi çalis demis. Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis.. Sonra hocasinin yanina gitmis.
Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?” diye
sormus.

Hocanin cevabi:
-Çalismaya devam et olmus…
2 ay 3 ay 6 ay derken çocuk okuldaki bir yilini doldurmus.. Çocuk bu
bir yil boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamis. .Hocanin yanina
tekrar gitmis:

Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum bana baska hareket
göstermeyecekmisiniz?
- Sen ayni hareketi çalis oglum . Zamani gelince yeni harekete
geçeriz.. 2 yil 3 yil 5 yil derken çocuk judodaki 10. yilini
doldurmus.

Bir gün hocasi yanina gelip. …”Hazir ol ! ” demis.. “Seni büyük
turnuvaya yazdirdim.Yarin maça çikacaksin!”..Delikanli sok
olmus.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket var. Ünlü
judocularin katildigi turnuvada hiçbir sansinin olmayacagi düsünmüs; ama
hocasina saygisindan ses çikarmamis.
Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina çikmis. Rakibine
bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis. Derken.. ikinci üçüncü
maç….çeyrek
yari final ve final…Finalde delikanlinin karsisina ülkenin son
on yilin yenilmeyen sampiyonu çikmis. ….Tam bir üstat delikanli
dayanamayip hocasini yanina kosmus..
hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakin
hele..Bende ise bir kol eksik ve bildigim tekbir hareket var..bu kadar bana
yeter..

Bari çikip ta rezil olmayayim izin verin turnuvadan çekileyim..
-Olmaz demis hocasi. Kendine güven çik dövüs. Yenilirsen de
namusunla yenil.

Çaresiz çikmis müsabakaya. Maç baslamis. Delikanli yine bildigi o
tek hareketi yapmis ve tak.! Yenmis rakibini sampiyon olmus. Kupayi
aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus:

-Hocam nasil oldu bu is? Benim bir kolum yok ve bildigim tek bir
hareket . Nasil oldu da ben kazandim.?

-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun. O kadar çok
çalistin ki artik yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.
Bu bir
ikincisi de o hareketin tek bir karsi hareketi vardir. Onun için
de rakibinin senin sol kolundan tutmasi gerekir.!

Insanlarin eksiklikleri bazen ayni zamanda en güçlü taraflari
olabilir:

sevgi100929cw

Bir agacin kökleri ne kadar kuvvetliyse ve ne kadar topraga sarildiysa eger agac da o kadar güclü ve sebatli olur! Firtinalar kopsa bile agac sarsilmaz! Sonbaharlarda yapraklar yere düsse bile ilk baharin baslamasi ile agac yesillenir yine! Yapraklarin yere düsmesi bir eksilme olarak görülür bazen ama aslinda bir yenileme bir degisim olarak görülmeli! Hayatta da öyle degilmidir neler yasanir neler görülür nelerle karsilasilir kimler gelir gelenlerden kimler kalir?! Bazen en cok deger verdigin kisiler gider! Karlar kislar sadece bir iki agaci etkilemez onun disinda herseyi etkiler! Durmadan bir degisim icinde yasanir! Insan bazi seyleri elde etmek icin bazi seylerden vazgecmek zorunda kalir!
Ne sevgiler büyütür insan icinde! Kimi zaman sevgisine karsilik bulur kimi zaman yalnizlikla bogusur! Hayat kim icin kolayki? Herkese!!! farkli sekillerde sunuyor zorluklarini!…

Sen ….
Tohumlari gönlüme ekerken
köklerinin bu kadar kuvvetli ve saglam olacagini düsünmezdim!
Öyle bir Sevgi ile büyümüski bu agac gönlümde
kökleri topraktan ayiramadim! Siddetle esen rüzgarlarin gücü bile sadece bir kac dali kirmaya yetti! Onlarin acisi da cogu zaman hemen geci verdi!…

Sen ..
Bir kirilmis ayna gibisin! Kirilmis parcalari zorlukla birlestirdigim! Bana verdigin acilar her aynaya bakisimda yüzüme vursa bile
kendime engel olamayip yinede her zaman baktigim!…

Sen
O kadar büyük bir yer kaplamisin ki kalbimde
kimse onun büyüklügüne herhangi bir sekilde yaklasamadi! Dokunulmayan derinliklere saklanmis bir sarki gibisin! Yalniz kaldigimda kendi kendime mirildadigim…Hic kimse farkina varip ayni sarkiyi söylemesin diye bana soruldugunda sözlerini ve melodisini unuttugum bir sarki dedigim…

Gurur Korku ve Kararsizlik!…
Zaman zaman
en cok istedigim seylere engel oldu!
Ben elimi kolumu sana dogru uzatirken
kollarim hep boslugu sardi! Bir adim sana attayim derken sana ulasmak icin kosmam gerektigini anladim! Kostum yoruldum ama yetisemedim! Ben daha yorgunlugumu üstümden atmadan sen bana elini uzattin! Bu sefer ise ben seninde kollarinin boslugu sarmasini istedim! Kactim saklandim! Bir rüya olmasindan korktum! Gercek oldugunu anladigimda kendime kizdim sinirlendim! Bir rüya olsaydida ve uyanmak aci olsa bile o rüya cok sürmeze bile görmeye degmezmiydi?!?!
Bizim bir noktada bulusamamiz senin nasil hissettigini bilemememden doguyordu! Aslinda sende neler hissettiklerini bilmiyordun… Kimi zaman hic kimsenin yakin olmadigi kadar yakin oluyordun bana
kimi zamanda aramizda ucurumlar olusuyordu!

Sonunda karanligin icinde kaybolup gittin ardinda biraktiklarinin farkinda olmadan! Sen herseyi cözmeden kacmayi tercih ettin! Sana giden köPage Ranküyü yikmadan! Ben ise bu köPage Rankünün üstünde kali verdim…Ne geriye nede ileri gidebildim…

Sevgi&Ask!
Bu duyguyu sende tanidim
ve bu duyguyla beraber olgunlastim büyüdüm! Simdi geriye baktigimda ve bir kac yil öncesini düsündügümde hic bir seyin icimde eksilmedigini anliyorum. Sadece düsüncelerim degisti beklemekten vazgectim! Gelsen belki yine dayanamaz kalbim akar tüm duygularim sevginin seline ve düsünmeden ve ayni sevgiyle dönerim ama tutuklu degilim artik sana! Tutuklu olmam sevgimin ispati degildi sadece degisikliklerden korktugumun ve herseyin oldugu gibi kalmasini istedigimin ispatiydi! Nasil bir sevgidir bu diyebilirsin belki! Ama benim icimden gecenleri ve hayattan beklentilerimi anlatsam bile anlayamazsin ki sen!

Ayri dünyalarin insanlari derler ya… Bizde aslinda öyleydik! Ben beyaz oldugumda sen siyah oldun! Ben siyaha dönüstügümde ise sen beyaza karistin! Karma karisik bir dünya icinde karma karisik bir sevgi iste! Demek ki biz sevgi altinda farkli seyler anladik!
Farkli seyler anlasak bile ben seni sevebilcegim
verebilcegim hissedebilcegim en büyük sevgiyle sevdim…Bu sevgiyi disa vurmaktan daha cok icimde yasadim! Bu sevgiyi seninle yasamaktan daha cok kendi basima yasattim! Ben sensiz seninle yasamaya alistim…

Deger!…
Sevmek bence kendinden vazgecip
sevdigine degeri oldugundan daha cok deger vermek degildir! Karsilikli bir sevgi yasaniyorsa eger hem degeri oldugu kadar deger vermektir hemde deger verildigi kadar degerli olmak yada olmaya calismaktir! Sevgine karsilik bulunmayinca ve kendinden vazgecildiginde insan hayatinda önemli olan diger seyleri de unutuyor…yada önemsememeye basliyor…Buda yanlis! Herseyden önemli insanin kendisi degilmidir! Herkesden önemli…Aynen öyledir!
Fikrimce
karanliga bir günes dogmasini isteyen bir kiprit yaksa karanligina günesi bekliyecegine zaten bi sekilde günese varir…Cünkü kiprit yakmasiyla birlikte karanligi aydinliga dönüsür ve bu sekilde yolunu görebilir ve yürümeye basliyabilir…

  alıntıdır

Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi… Ve gece
yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri
damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti… Hep bir yanı
yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek “kimse”mden yoksunluk, yani
kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın
ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu
yağmur.

Yine yağmur yağıyor, yine gece… Yine İstanbul… Ve sen kollarımın
arasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim?

Sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarına
aldığında, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadığımda,
kokunu kalbimle soluduğumda… Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece
ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşık kadınlar, ne sevdiklerin,
ne geçmişin, ne yarının…Uykunda sadece ikimiz vardık. Aşkıma dar gelen
sevgi sözcüklerine ihtiyacım yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispat
etmeye ihtiyacım yoktu artık. Aşkımızın kokusuydu sana beni anlatan, sana
seni anlatan…. Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalarıyla yutan ve
alıp alıp senden ötelere savuran hayatın dışındaki tek kaçış tünelimdi
uykun.

Önce kolunu çekerdin başımın altından, sonra sırtını dönerdin. Usulca
sarılırdım sana arkandan, seninle ya da sensiz geçen yılların hasretiyle…

Ardından yavaş yavaş kollarımın arasından sıyrılırdın…Yıllardır taşımaktan
yorulmadığım hasretin, tenimden tenime akan o ateş, ağır gelirdi bedenine…

Uyuyamıyorum, nefes alamıyorum, lütfen sarılma, derdin… Yatağın bir ucuna
sığınmış bedeninden kovulmak, hayatından kovulmak gibiydi benim için.

Sığındığım, soluk aldığım tek cennetten kovulmak gibiydi. Beni uykunda terk
etmen, gerçek hayatta terk edişinden bile ağır gelirdi. Yanıbaşındaki
sensizlik, o rutubetli evimdeki, o baştan ayağa sen olan evimdeki
unutulmuşluğumdan çok daha ağır gelirdi.

Seni kaybetme korkusu öyle işlemişti ki hücrelerime…Yataktan doğrulduğun
anda bu korkuyla açılırdı gözlerim. Bilinçaltım konuşurdu benim yerime… Su
içmek ya da tuvalete gitmek için kalktığın asla aklıma gelmezdi. Gittiğini
düşünürdüm yalnızca… O saatte kendi evini terk edip, nereye gidebileceğini
sorgulamadan, sadece beni o sonsuz hiçlikte, o en masum rüyada,
cennetimizde, uykumuzda bir başına bırakıp, kaybolacağından korkardım. Bana
hep aynı soruyu sorduran bu yüzyıllık korkuydu işte: Nereye gidiyorsun
sevgilim?

Beni yeniden hayatın içinde, gerçeklerin ortasında bir başına mı
bırakıyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye
gidiyorsun sevgilim?

Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar,
yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda
sevgimle hesaplaşmaya dalardın. Cennette cehennemi hatırlardın.

Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan…
Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar,
korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim
değiştirmiş…

Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce
yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline
alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce,
hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine
geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü?

Neydik birbirimiz için sevgili?

Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda.
Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese
söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle
cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak
iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen
bir yürek sürgünü… Bir aşk meczubu sadece…

Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili… Gerçeğin
buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları
bile özleyebilirmiş kimi zaman… Bana aksini ispat etmek için elinden
geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için,
aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi…

Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim.

İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız,
güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk… Nasıl da hoyrattın bana karşı…
Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin
neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin
mi?..

Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi
saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu. Unutuluş hepsinin acımasız
cevabı oldu. Sonrası dipsiz bir karanlık… Sonrası çaresiz bir çıldırış…

Hayata karışmamak için tek kalkanım, tek sığınağımdı aşkın. Tek silahımı
yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldı beni savurdu başka bedenlere, parçası
olamadığım o kırık dökük öykülere…

Kırgınlık kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanın en ağırı
unutamadan unutmaktır. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve
unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya
çalışınca hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme…

Sonrası dipsiz karanlık… Sonrası hatırlamaya bile dayanamadığım düş
yıkımları… Sonrası kesif, karanlık ve rutubetli bir kuyu… Koskoca bir
boşluk… Sonrası “yalnızlık” kelimesine sığmayacak kadar derin bir
yalnızlık…

Kaç zaman sonra bilmiyorum, bir gün geldi ve beni yeniden hatırladın.
Yokluğumda kendine kurduğun hayat, beni yasak bir ilişki haline getirdi bu
kez de… Ve bu ilişki bir kez daha kimlik değiştirdi. Seni, bir başkasıyla
birleştirdiğin hayatına uzaktan bakarak, kalbimi kıskançlığın lanetli
hırsına teslim ederek, kısıtlı zamanlarda, gizli saklı buluşmalarda, o
doyumsuz kaçamaklarda sevmeyi de öğrendim… Hasretinin o tarifsiz kokusu
burnumu sızlatırken yapayalnız uyumayı da öğrendim. Yağmurlu İstanbul
gecelerinde o baştan ayağa sen olan evimde kaderimle kıyasıya yaşamayı da
öğrendim, sevgili…

O zamansız unutuluşun ardından yeniden hatırlanmanın sevinci, seni
paylaşmaya boyun eğmenin ve hep gizliliğin gölgesinde kalacak olmanın
acısına büründü. Uykunda soluğunun bir başka soluğa karıştığını bilerek
geçirdiğim sayısız gecelerde, gururumu parça parça bölüp aşkıma kurban
verdim. O tarifsiz ağrıyı uyuşturmak için ruhumdan, kimliğimden, kadınlık
onurumdan vazgeçtim. Her şeye rağmen direnebilmek için kendimden vazgeçtim.

Geriye dönüş kapılarını sonsuza kadar kapatmış oldum böylece. Ruhumdan
kendimi kovup, tüm hücrelerime sadece aşkını yerleştirdim. İşte o andan
itibaren, sensizlik artık bensizlik oldu sevgili.

Nasıl da telaşlı, nasıl da soluk soluğa yaşardık o kaçamak anları…

Aşkımızın en karanlık, en gerçek, ama en yoğun anlarıymış onlar… Sensiz
geçen gecelerde yüreğimde biriken kıskançlığın, öfkenin, kırgınlığın ve
hasretin hummalı karanlığı, sana kavuştuğum anlarda sevinçten çıldırmanın
eşiğinde tarifsiz bir hazza dönüşürdü… Nasıl da ateşliydi
sevişmelerimiz… Sana yeniden dokunmak, sanki bulutlara öpücükler kondurmak
gibiydi…

Huzurla huzursuzluk, hasret ve kavuşma, aşk ve öfke, merhamet ve
acımasızlık, kırgınlık ve bağışlama her şey ama her şey sevgimizin taşkın
sularında birbirine karışırdı. İki kalbin bir ömre sığdırabileceği tüm
duyguları biz o kısacık anlarda soluk soluğa yaşardık…

Sonra hayatını değiştirdin. Yeniden özgürlüğüne kavuştun. Ve bu ilişki bir
kez daha biçim değiştirdi. Yıllardır bir savruluş halinde aramızdan akıp
giden aşkımız, nihayet dingin, doygun ve emin bir sığınak bulmuştu kendine.

O savruk yıllar bile koparamamıştı ya bizi birbirimizden, artık hiçbir şey
bu aşkı yıkamazdı. İhanetlerin, unutuluşun, hayatın sınavından geçmişti
aşkımız. Tam da birbirimizi hayattan çok uzakta, dokunulmaz bir boyutta
sevdiğimize inanmaya başlamışken, dudaklarından dökülen o lanetli cümle
korkularımı yeniden uyandırdı, geçmişi zamandan koparıp aramıza soktu
yeniden: “Varlığın artık bana acı vermiyor…”

Ah sevgilim, ayrılık trenini çoktan kaçırmadık mı biz? Bulup bulup kaybetme
oyunlarını çoktan tüketmedik mi? O dünyevi aşk oyunlarından,
kıskandırmalardan, kaçamaklardan çoktan vazgeçmedik mi? Birbirimizi en ağır
ihanetlerde sınamadık mı? Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için
değil… Sadece seni sevmek için yaşadım ben!

Senin için bir ilişkide girilebilecek bütün kimliklere bürünmedim mi? Önce
aşkla değil kalbinin boşluğuyla tutunduğun bir can yoldaşıydım… Yüreğin
bir başkasına kapılarını açtığında hayatından dışlanıp unuttuğun oldum
sonra… Başka hayatlarda, başka ilişkilerde seni unutmaya çalışırken, belki
de aslında sadece seni ararken kıskançlıktan deliye döndüğün oldum…

Kalbime geri dönmek istediğinde gururumun gemilerini yakıp, metresin
oldum… Vicdanın oldum senin… Merhametin oldum… Pişmanlığın oldum…
Hazzın en sıradışı boyutlarını seninle paylaşan fahişen oldum… Arkadaşın
oldum… Kardeşin oldum… Sevgilin oldum… Söylesene kaç kez biçim
değiştirdi bu ilişki? Kaç kez kimlik değiştirdim seni sevebilmek için…

Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil. Sadece seni
sevebilmek için yaşadım ben… Hala seninle geçireceğim anların telaşıyla
tüketir gibi yaşıyorum sensiz geçen günlerimi. Yıllar geçti, hala seni
görecek olmanın kalp çarpıntılarıyla, yalnız senin için giyiniyorum en güzel
giysilerimi. Sen güzel bulasın diye geçiyorum aynaların karşısına.

Seninle geçen zaman bir daha tekrarı olmayan, doğaçlama bir melodi gibi
benim için… Sanki birlikte yazılmış kaderimizin sayılı dakikalarından an
çalıyorum. Öylece karşında oturup seni seyretmeyi, sana yemek hazırlamayı,
seninle sohbet etmeyi, dostlarını ağırlamayı, seninle birlikte uyumayı, yani
paylaştığımız ne varsa hepsini bir daha asla okuyamayacağım bir şiiri kelime
kelime içime sindirir gibi, soluk soluğa hissederek yaşıyorum… Öyle
birikmişsin ki içimde… Seni yaşamakla tüketmem, seni sıradanlaştırmam
mümkün değil. İçime çektikçe çoğalıyorsun…

Şimdi varlığım her geçen dakika daha da daralan gizli bir çember örüyor
etrafına. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha kanıksıyorsun
beni… O peşini bırakmayan yaralı geçmişin aramıza korku duvarları örüyor.
Hayatını tüm kalbimle kucakladığımı hissettiğim anda ansızın yüzünde beliren
o eski kaygıların alıp seni benden çok uzaklara, derinlere, yalnızlık
kuyularına sürüklüyor. Yeni isimler, yeni aşk öyküleri, başka yüzler, başka
bedenlerle kaçış planları yapıyorsun kendine…

Gece ansızın seni uyandıran, kolunu başımın altından çeken, seni yatağın
ucuna kadar götüren, uykunu bölüp ayağa kaldıran ve bana hep o aynı soruyu
sorduran bu korkular değil mi…: “Sevgilim nereye gidiyorsun?”

Sevgilim nereye gidiyorsun? Orada ne var? Benliğini kıstırdığın duvarların
arkasında soğuk, uçsuz bucaksız bir yalnızlıktan başka ne var? Neden
kaçıyorsun? Neden bu aşkı sonsuzluğa, özgürlüğe, daha önce hiç yaşamadığın
sınırsızlığa bir kapı olarak görmüyorsun? Ben senden gitme ihtimalini hiçbir
zaman çalmaya yeltenmedim ki… Sevgim seni tüketmek değil, çoğaltmak
içindi… Sevgim dünyanın yaşanılası bir yer olduğuna inanman, inanmamız
içindi… Yüreğimizin çok derinlerinde yaşayan o iki masum çocuğun soluk
alabilmesi için bir gökyüzüydü sevgim… Ben senin kanatlarını hiçbir zaman
çalmadım ki…

Öyle çok reddedildim ki, öyle çok unutuldum ki senin tarafından, sensiz
kalmak yüreğimi ezen tek korku artık. Öyle ki hayatım yalnız bir korku
halinde ayakta duruyor şimdi… Korkumu gerçeğe büründürdüğün anda yıkılıp
gideceğim. Her şeyi tükettim. Hayata tutunmak adına ne varsa her şeyi yaktım
seni sevebilmek için… Tüm sabrımı, kendime ve insanlara güvenimi, sevginin
hayatın tek harcı olduğuna olan inancımı… Artık senden başkasına verecek
enerjim, sevgim ve hayatla hesaplaşacak bir benliğim kalmadı. Geriye dönüp
sığınacak bir kendim kalmadı…

Şimdi bana varlığımın sana acı vermediğini söylüyorsun. Gitmemi istiyorsun,
sonra yeniden gelmemi… Ve sonra yeniden gitmemi… Beni sensizliğin o
dipsiz çukuruna önce sarkıtıp, sonra yeniden gün ışığına çıkarıyorsun.

Sevgimi, yokluğumu hissettiğin yerde bulmak istiyorsun. Aşkımın benliğini ve
hayatını ele geçirmesinden duyduğun o sebepsiz korkuyu yenmek için, bana
seninleyken tekrarı olmayan bir şiiri hatırlatan zamanın, sana benimleyken
gösterdiği monoton ve tüketici yüzünü yok etmek için oynadığın bir oyun bu
belki de… Beni deliliğin sürgünlerine yollayıp, sonra yeniden kalbine
çağırıyorsun.

Korkuyu beklemenin telaşı korkunun kendisinden çok daha ürkütücü biliyor
musun? İşte bu yüzden sensizliğin karanlık kuyusuna kendi ellerimle
bırakıyorum kaderimi. Korkuyu beklemekten vazgeçiyorum, ama asla seni
sevmekten değil, sevgili… Sana veda etmeden kayboluşa karışmam da aslında
sadece bunun için…

Madem varlığım acı vermiyor sana, madem ki ancak yokluğumda sevgimi
hissedebiliyorsun, öyleyse yokluğumla kal sevgili… Madem ki yokluğumla
daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik
olsun…

 

       Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni …

       Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

       Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.

       Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında…

       Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

       İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

       Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi…

 

     Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı farketti sanıyorum. Ama birşey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim.
    Günlerdir doğru dürüst birşey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye… 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor…
    Kalktığımda mutfakta notunu gördüm:
Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu…
    Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifce gezindi sanki… Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu.
    Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk…
    Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim… Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek’ti. Fransız yönetmen Claude Saute’nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik… Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı… Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını farkettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu…
    Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona… Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye…
    “Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım.”
    Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu.
    “Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı…”
    “Evet, Claude Saute’nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?..”
    “Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.”
    İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek… Ama para meselesi işte…
    “Şu an ne iş yapıyorsunuz?”
    ”Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum.Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi… Sizin işler nasıl?”
    “Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada…”
    “Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?”
    “İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz…”
    “Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birşeyler yapmalıyım.”
    “Şu an neredesiniz?”
    “Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?”
    “Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor.”
    “Yalnız mısınız?”
    “Evet, yalnızım”
    “Birlikte olduğunuz kimse yok mu?”
    “Neden sordunuz?”
    “Hiç işte, öylesine sordum.”
    “Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı?”
    “Evet, var…”
    “Ne iş yapıyor?”
    “Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz.”
    “Nerede yazıyor?”
    “Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?”
    “Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız…”

    “Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.”
    “Hayatında başka biri olabilir mi?”
    “Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar.”
    “Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?”
    “Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum.”
    “Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?”
    “Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle… Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum…”
    “Ama bana rahatça anlatıyorsunuz…”
    “Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle… Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini… Peki, siz birlikte olduğunuz insanla herşeyinizi konuşabiliyor musunuz?..”
    “Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi…”
    “Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim…”
    “Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim.”
    “Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Herşey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya… Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki… Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler…”
    “Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür.”
    “Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta hata aramayalım. Aslında bizler benciliz. Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi… Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim… Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var.”
    “O bunları biliyor mu?”
    “Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla başbaşa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle… Ayazda iki yüreğiz biz şimdi…”
    “Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma birşey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş… Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan sözedilince hep bu olay gelir aklıma.(1) Aşıkken soluk almakta zorlanırız, ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz…”
    “Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptınız böyle. Herşeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden… Sizde anlayamadığım birşey var…”
    “Nasıl birşey?”
    “Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim… Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.”
    “Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim..”
    “En çok nereye mesela?..”
    “Trabzon’daki Uzungöl’e… Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir… Tıpkı aşk gibi…”
    “İnanmayacaksınız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki…”
    “Farkında mısınız, sabah oluyor?..”
    “Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz?”
    “İstemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl’e yola çıkmak istiyorum..”
    “Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?”
    “Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o…”
    “Hazırım… Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha…”
    “Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz…”
    “İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle…”
    “Peki sevgiliniz?..”
    “Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı / Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli… Akif Kurtuluş’un dizeleri yanılmıyorsam..”
    “Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim…”
    “Nerede ve kaçta buluşuyoruz?”
    “Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde, saat 12.00’de… Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?”
    “Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın…”
    Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu. Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda… Seni incittiysem bağışla.
    Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama birtürlü çıkamadığımız o uzun yola…

 

Ben ağlayan şairim

Bana gülmesini öğretmediler

Eğil de bir bak mahzun yüzüme

Anlatır sana çektiklerimi

Birer bıçak yarası gibi

Alnımdaki çizgiler

Ben mutluluk nedir bilemedim

Saçlarım okşanmaya alışık değil

Hep böyle dalıp gider gözlerim

Ve ne zaman düşünsem geçen günleri

Bir karanlık basar içimi

Aydınlık değil

Seni nasıl severim bilirsin

Nasıl yanarım özlemler içinde

Bastığın yerler cennet olur

Bilirim en serin rüzgarla gelirsin

Yine de yanar tutuşurum ben

Cehennemler içinde.

En mutlu sandığın yerde kederliyim

Ben seninle sensizliği düşünürüm

Bir korku düşer içime apansız

Burkulur yüreğim

Seni şiirlerimde bin yıl yaşatır da

Ben bin defa ölürüm

Bir gün yokluğum bir gölge gibi

Düşüverirse gözlerine

Unutma ağlayan şairini

Unutma o günde kapanıp dizlerine

Kendi yokluğuma kendim ağlarım

Sen ağlama e mi

Sen ağlama e mi?

 

 doga_resimleri26

Hatırlar mısın

Gözgöze gelişimizi ilk defa

Bakışlarımızın çakmaklanışını

Bir akşam vakti, yakınlarda

Bir yerlerde bir şeylerin yanışını

Hatırlar mısın

Hatırlar mısın

İlk öptüğüm günü dudaklarından

Başımın dönmesini, tenimin tutuşmasını

Yıllar yılı kendi yatağında kaybolan

Nehrimin, denizine kavuşmasını

Hatırlar mısın

Hatırlar mısın

Ayrı ayrı yaşadığımız binlerce geceden ayrı

Bir geceyi, sabahsız, çılgın, dopdolu

Ve senin özleminle sımsıkı saran kolu

Hatırlar mısın

Hatırlar mısın

Ormanda dibe vuruşunu gün ışığının

Ağaçların ürperişini derinden

Başını omuzuma koyuşunu, dalgın

Sonra bir yangının başlayışını ellerinden

Hatırlar mısın

Hatırlar mısın

Kendimizden geçerek, alabildiğine

Birlikte gittiğimiz o yerleri

O ağaçlı yol, o serin kumsal, o meyhane

Ve güllerin ağlayışını bir akşam üzeri

Hatırlar mısın

Hatırlar mısın

Nasıl bir koşuydu o doludizgin

Ne kadar yoğu var etmiştik birlikte

O seven gönüllerimiz bir çift güvercin

Gibi nasıl kanat çırpmışlardı mavilikte

Hatırlar mısın

Hatırlar mısın

Gün boyu seninle çağlar aştığımızı

Bir yalan dünyada yalansız severek

Tanrıya yaklaşıp Tanrılaştığımızı

Söyle hatırlar mısın bir gün beni

Hatırlar mısın ?………

 

34

 

Doğurtan aldanır kişi

Bir yalandır yaşamak, ucuz

Kimbilir hangi ozanın söylediği

Bir yalandır ölmek kuşkusuz

Bizi hep aldattılar öyle ya

Hep yalan bu şeyler, hep yalan bu doğa

Ve en büyük yalan bir gün Allaha

Ödenecek can borcumuz

Peygamberler ki; o şom ağızlılar

Yalan söylediler, yalan yazdılar

Küfürler, dualar, ilahiler, şarkılar

Ne kadar da belli kör olduğumuz.

Güneş, deniz, yıldızlar, manzara

Nereye baksan tadımlık bir sofra

Geceler, düşler, kadınlar ve sonra

Bir yasak yemiş; tatsız tuzsuz

Eski bir bohçayız biz, yamalı yırtık

Açsalar içimizi boydan boya karanlık

Şu kirli paçavraları toplayın artık

İnanmak bir yalana bütün suçumuz

Düşün! Kim söylemiş bu yalanları

Hangi boşboğaz, hangi Tanrı

En iyisi sevmek yine insanları

Ki bi yalandır sevmek; sonsuz…

 

 24

bir gün bu şehrin en yüksek tepesine

senin heykelini dikeceğim

limana yanaşan gemilerden önce sen görüneceksin

sen yol göstereceksin karanlıklarda

pullarda senin resmin olacak

vitrinlerde senin fotoğrafların

bu şehre gelenlere

önce seni gösterecekler

bense dilediğim gibi

günün her saatinde yalnız seni göreceğim

ve

karlı, soğuk bir kış günü

senin o duygusuz ayaklarının dibinde

can vereceğim.

 

 

Bugün bütün iyi kalpliliğim üzerimde

Cümle düşmanlarımı affettim

Yediğim meyvalardan

Kokladığım çiçeklerden af diliyorum

Yerde yürürken gördüğüm

Sebepsiz kanına girdiğim

Zevk için öldürdüğüm

Böceklerden af diliyorum

Dağdan, topraktan, taştan

Evlattan, akrabadan, arkadaştan

Yağan yağmurdan, doğan güneşten

Denizlerden, göklerden af diliyorum

Yıllardır kahrımı çeken kadından

Ondaki yaşamak ümidinden

Baba evinden, ana sütünden

Yediğim ekmeklerden af diliyorum

Kadrini, kıymetini bilmediğim

Hayali ile bahtiyar olmadığım

Otuz yıl arayıp bulmadığım

Geleceklerden af diliyorum

 

 1310

Ben acılar denizinde boğulmuşum

İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını

Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni

Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

 

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime

Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını

Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle

Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

 

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma

Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek

Baksana; herkes içime dökmüş artıklarını

 

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa

Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse

Yılların içimde bıraktıklarını…

 

Iki melek yeryüzünü dolasmaya çikmislar.. Tabii insan kiliginda.. Aksam olmus.. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanin kapisini Tanri misafiri olarak çalmislar.. Ev sahipleri somurtarak buyur etmisler onlari.. Yemek falan teklif etmemisler.. Sicacik misafir odalari yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki silte atip ‘Geceyi burada geçirebilirsiniz’ demisler..Silteleri betona sererken, yasli melek duvarda bir çatlak görmüs. Elini uzatmis. Söyle bir sürmüs yariga.. Duvar eskisinden saglam olmus.Genç melek ‘Niye yaptin bunu? ‘ diye sormus merakla..’Her sey her zaman göründügü gibi degildir’ demis yasli melek yavasça..
Ertesi aksam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuslar. Her seyleri bir tanecik inekleri imis. Onun sütünü satip geçiniyorlarmis. Ev sahipleri mütevazi sofralarina almis onlari..
Allah ne verdiyse beraber yemisler. Yatma
zamani gelince kadin ‘Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalisiniz’ demis.. ‘Bizim yatakta siz yatin,bir rahat uyuyun. Biz su divanda idare ederiz.’
Günes dogarken uyanan melekler, zavalli adamla karisini iki
gözleri iki çesme aglar bulmuslar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatiyormus.Genç melek öfkeden deliye dönmüs..’Bunu Nasıl yaparsin.. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine Nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittigimiz villada her sey vardi, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir sey vermediler. Sen onlarin bodrumlarini tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her seylerini paylastilar. Ineklerinin ölmesine göz yumdun? ..’Her sey her zaman göründügü gibi degildir evlat’ demis, yasli melek gene..’Nasıl yani? ‘ diye daha da öfkeyle yinelemis sorusunu genç melek..
‘Her sey her
zaman göründügü gibi degildir evlat’ demis yasli melek bir daha.. Ve anlatmis..’Ilk gittigimiz zengin evinin o duvar çatlaginin içinde yillar önceden saklanmis bir hazine vardi. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok magrur, ama hiç paylasmayi sevmeyen insanlar olduklari için bu defineyi bulmayi hakketmemislerdi. Çatlagi kapayip, onlari bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yataginda yatarken ölüm melegi, adamin karisini almaya geldi. Kadinin hayatini bagislamasina karsilik ona inegi verdim. Her sey her zaman göründügü gibi degildir. Isler bazen istendigi gibi gitmez göründügünde, aslinda olan budur. Eger inançli isen, her iste bir hayir oldugunu düsünürsün. O hayrin ne oldugunu da, bir süre sonra anlarsin

Iki melek yeryüzünü dolasmaya çikmislar.. Tabii

 

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti… Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?
Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı.. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı… Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. “Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü ikna etmeye çalıştı. Anlaşılan çare yoktu.. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini ulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.
Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. “Madam” dedi, sert bir sesle, “Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner…”
“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın.. “Anıt değil… Belki, Harvard’a bir bina yaptırabiliriz”. Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, “Bina mı?” diyerek tekrarladı, “Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı…”
Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: “Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?”
Rektörün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California’ya, Palo Alto’ya geldiler. Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.
Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD’u.

 


Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının yüzde 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Marmara Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (MARÇEV) ile Sigara ve Diğer Alışkanlık Yapıcı Kimyasallar Etkileşim Birimi ve Dünya Sağlık Örgütü kaynaklarından alınan bilgilere göre tütün ve sağlık konusunda bilinmesi gereken gerçekler şöyle sıralanıyor.

-Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbonmonoksit, nikotin ve katrandır.

-Bu maddeler nasıl öldürücü etki yapar?

Karbonmonoksit: Arabaların egzoz gazının aynısıdır. Kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır.

Nikotin: Kokain ve morfin kadar bağımlılık yapar. Kan basıncını (tansiyon) ve kalp hızını artırır. Karbonmonoksit ile birlikte koroner arter hastalığı ve beyin damar hastalığına yol açar.

Katran: Kanserojen (kanser yapıcı) olup akciğer kanseri, amfizem ve kronik bronşit yapar.

-Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.

-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbonmonoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

-Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menapoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.
(Cumhuriyet Gazetesi, 31 Mayıs 1996, en arka sayfa… )

 

 

 

·  Bağımlılık – Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.

·  Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.

·  İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.

·  Kısırlık - Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır.

·  Menopoz - Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.

·  Erken Yaşlanma- Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.

 

·  İyileşme Zorluğu – Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır.

·  Diş Kaybı – Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.



·  Prostat Kanseri - Sigara içmek prostat kanserinin %40′ından sorumludur.

·  Göğüs Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.

·  Rahim Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır. 

·  Boğaz Kanseri - Boğaz kanseri vakalarının %80‘ine sigara yol açar.

·  Mide Kanseri - Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır. 

·  Karaciğer Kanseri - Karaciğer kanseri vakalarının % 80′i sigara yüzünden olur.

·  Gırtlak Kanseri- Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.

·  Amfizrem - Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85‘i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)

·  Ağız Kanseri - Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.

·  Yemek Borusu Kanseri – Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.



  • Çocukluk Solunum Problemleri - Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)
  • Kulak Enfeksiyonları-Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.
  • Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması- Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.



  • Şeker Hastalığı – Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.
  • Kalp Hastalıkları - Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.
  • Gangren - Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.

 

SAĞLIKLI BESLENME ve KOLESTEROLDEN KORUNMA ÇİZELGESİ



GIDA TÜRÜ

Tavsiye edilen gıdalar

Ölçülü yenecek gıdalar

Kaçınmak gereken gıdalar

Ekmek, tahıl  

Kepekli buğday, çavdar ekmeği, yulaf ezmesi, mısır gevreği, makarna, pirinç, bulgur

 

Açma, kruvasan, poğaça

Sütlü ürünler

Yağsız süt, az yağlı peynir ve eritme peyniri, yağsız yoğurt, yumurta akı

Yarım yağlı süt, yarım yağlı peynir (dil peyniri), yarım yağlı yoğurt, haftada 2 yumurta

Tam yağlı süt, konsantre süt, şanti, kaymak, taklit sütü, yağlı peynir ve yoğurtlar

Çorbalar  

Sebze çorbası, et suyu çorbası

 

İşkembe çorbası, paça

Balık  

Bütün beyaz etli ve yağlı balıklar (ızgara, buğulama)

Uygun yağda kızartılmış balık

Balık yumurtası, havyar, belirsiz yağda kızartılmış balıklar

Deniz mahsülleri

İstiridye

Midye, ıstakoz

Karides, kalamar

Et  

Tavuk, hindi, dana, av eti

Yağsız sığır, dana jambon, kuzu (haftada 1-2), dana ve tavuk sosisi, ciğer (ayda 1)

Ördek, kaz, yağlı görünen bütün etler, sosis, salam, pastırma, sucuk, kümes hayvanları derisi

Yağlar  

 

Çoklu doymamış yağlar (ayçiçeği, mısır özü, soya…), tekli doymamış yağlar (zeytinyağı, hidrojene olmamış yumuşak margarin)

Tereyağı, Trabzon yağı, iç yağı, kuyruk yağı, hidrojene yağlar, sert margarinler

Sebze ve meyve  

Bütün taze ve dondurulmuş sebzeler, bilhassa kurubaklagiller (mercimek, fasulye, nohut…), haşlanmış patates 

Uygun yağda kızartılmış patates ve sebze

Belirsiz yağda kızartılmış patates, sebze, cips, tuzlu konserve, sebze

Tatlılar  

Yağsız sütle yapılan tatlılar (muhallebi, sütlaç…), meyva salatası, limon dondurması, aşure, pestiller, kuru yemişli sucuklar, cezerye

Çoklu doymamış yağ veya margarinle yapılan pasta ve bisküviler Badem tatlısı,helva

Dondurma, baklava, kremalı pastalar, hazır pastalar, bisküviler, hazır pudingler Çikolata ve bütün çikolatalı hazır tatlı ürünleri 

Kuruyemiş  

Ceviz, badem, kestane

Yer fıstığı, Antep fıstığı

Hindistan cevizi, tuzlu eğlencelik

İçecekler, soslar  

Çay, kahve, nescafe, az kalorili meşrubat

Az yağlı soslar

Fazla tuz, hazır salata sosları, mayonez

Kaynak: Türk Kardiyoloji Derneği, Koroner Kalp Hastalığından Korunma ve Tedaviye İlişkin Ulusal Kılavuz 1998.

 

 

 Fiziksel aktivite
 Beslenme alışkanlıkları
 Yaş
 Cinsiyet (Kadın)
 Irksal faktörler
 Eğitim düzeyi
 Evlilik
 Doğum sayısı
 Sigarayı bırakma
 Alkol
 Psikolojik bozukluklar
 Metabolik ve hormonal bozukluklar

Şişmanlığın Belirlenmesi

Bir kişinin şişman olup olmadığının belirlenmesinin en iyi yolu, Beden Kitle İndeksi (BKİ) veya Body Mass Index (BMI) olarak bilinen ve kolaylıkla hesaplanan bir yöntemin kullanılmasıdır.

Beden Kitle İndeksi Nasıl Hesaplanır ?

Vücut ağırlığının (kg olarak), boy uzunluğunun (metre cinsinden) karesine bölünmesiyle hesaplanır.

Örneğin : Vücut ağırlığı 70 kg, boyu 1.60 m olan bir kişinin beden kitle indeksi ;
70/1.602 = 70/1.60×1.60 = 70/2.56 =
27.34 kg/m2’dir.

 

Sizde Beden Kitle İndeksi değerini öğrenmek için hesaplayıcımızı kullanabilirsiniz



Kilonuz (Kg olarak yazınız)


Kg.

Boyunuz (Cm olarak yazınız)


Cm.

Beden Kütle İndeksi değeriniz


kg/m2dır.


Beden Kitle İndeksi Nasıl Değerlendirilir?
 

 BMI DEĞERİ

 DURUM

18.5  kg/m2’nin altında ise

 zayıf

 18.5-24.9   kg/m2 arasında ise

 normal kilolu

 25-29.9 kg/m2 arasında ise 

 hafif şişman (fazla kilolu)

 30-34.9 kg/m2 arasında ise

 orta derecede şişman (I.Derece)

 35-39.9 kg/m2 arasında ise

 ağır derecede şişman (II.Derece)

 40  kg/m2 üzerinde ise

 çok ağır derecede  şişman (III.Derece)

Buna göre yukarıdaki örneğimizdeki  kişi beden kitle indeksine göre hafif şişmandır.

Kişinin beden kitle indeksinin  25- 29.9 kg/m2 arasında olması, o kişinin  şişmanlık sınıfına aday olduğunu gösterir.  Bu durum,  özellikle bazı hususlara dikkat edilmesi gerektiğinin göstergesidir. Beden kitle indeksi  bu değerler arasında olan kişi;

 Fazla yağlı yemeklerden kaçınarak (kızartmalar, kavurmalar, yağlı etler, salam, sosis,  soslar, mayonez, tahin, çukulata gibi)
 Dengeli ve sağlıklı bir şekilde beslenerek
 Fiziksel aktivitesini artırarak (yürüyüş yapmak gibi) beden kitle indeksinin 30kg/m2’nin üzerine çıkmasını önlemiş olur.


Beden kitle indeksinin 30kg/m2’nin üzerinde olması şişmanlık olarak kabul edilmiştir. Bu değere ulaşan kişilerin önemli sağlık riskine sahip oldukları bilinmektedir. Beden kitle indeksi değerinin  30kg/m2’nin üzerinde olması ile bireylerin vücut yağ miktarlarının  da çok fazla olabileceği tahmin edilmektedir.

Şişmanlığa Neden Olabilen Hatalı Davranışlardan Bazıları

Hızlı yemek, büyük lokmalar almak, az çiğnemek
Öğün atlamak, öğün aralarında sürekli bir şeyler atıştırmak,
Sıkıntılı veya stresli durumlarda aşırı yemek,
Ziyaret ve davetlere sık sık katılmak ve  bütün ikramları kabul etmek
Akşam yemeğinden sonra yatıncaya kadar sürekli yemek,
Su içmemek veya az içmek,
Özellikle çalışan kişilerde, akşam eve geldikten sonra yemek zamanına kadar atıştırmak ve sonra tekrar yemek yemek.

Şişmanlığın tedavisinde kullanılan yöntemler :

 Diyet
 Fiziksel aktivitenin artırılması
 Davranış değişikliği
 İlaç
 Cerrahi  yöntemlerdir.

Bu yöntemlerden, özellikle ilk üçü; düşük enerjili diyet, fiziksel aktivitenin artırılması ve davranış değişikliğinin sağlanması birlikte uygulandığında,  hem ağırlık kaybını sağlamada hem de kaybedilen ağırlığın korunmasında büyük başarı  sağlanmaktadır.

Diyete başlarken ve belirli aralıklarla vücut ağırlığının ve kan basıncının ölçümü yapılmalı, kan ürik asit, trigliserit, kolesterol, glikoz, T3 ve T4 gibi hormon düzeyleri saptanmalıdır.

Bireyin günlük kalori alımı, harcadığından daha az düzeyde olmalı , zayıflama diyeti haftada 0.5-1 kg ağırlık kaybına neden olacak şekilde düzenlenmelidir. Kalıcı bir zayıflama sağlayabilmek ve yağ kitlesinin daha çok kaybedilmesi için yavaş zayıflama önerilmektedir.

Şişmanlıkta Diyet Tedavisinin Amaçları Nelerdir?

Şişmanlık tedavisinde kullanılacak diyet örnekleri ile ilgili bir çok yayın, magazin, kadın dergileri, televizyon programları, kitaplar mevcuttur. Bu tür yayınlar günümüzde geniş bir izleyici kitlesine sahiptir. Diyet tedavisinde bilimsel ilkelere uyulması sağlıklı bir zayıflamanın sağlanmasında en güvenli yoldur. Enerji kısıtlı dengelenmiş bir diyet tedavisinin ana ilkeleri şunlardır :

 Vücut ağırlığını olması gereken düzeye indirilmesi ve bu düzeyin korunması sağlanmalıdır. Beden kitle indeksinin 18.5-24.9 kg/m2 arasında olmasını sağlayan vücut ağırlığı değerleri bireyin normal kilolu olduğunu gösterir. Normal kiloya ulaşıldıktan sonra bunun korunması önemlidir.
 Bireyin gereksinim duyduğu temel besin ögeleri yeterli ve dengeli olarak sağlanmalıdır. Tek bir besinle yapılan veya belirli birkaç besinin kullanıldığı, çok düşük enerjili  diyetler sakıncalıdır. Zayıflama diyetinde enerji kısıtlanır ancak bireyin gereksinimi olan protein, karbonhidrat, yağ, vitamin, mineral ve sıvının  sağlanması gerekir.
 Zayıflama diyeti  bireyin alışkanlıklarına, yaşam biçimine, inançlarına, sosyo-ekonomik koşullarına uygun olmalıdır.
 Diyet tedavisi ile uzun sürede hastaya yeterli ve dengeli beslenme alışkanlığını kazandırılmalıdır.
 Diyette yeterli posa sağlanmalıdır. Posa açlık hissini geciktirir, yemek yeme süresini uzatır, mide boşalma hızını geciktirir, barsak hareketlerini artırır ve böylece ağırlık kaybına neden olur.
 Öğün sayısını düzenlemelidir. Öğün sayısı belirli aralıklarla ve düzende, 6-8 öğün gibi olmalıdır. Böylece aşırı yemek yeme, acıkma hissi, atıştırmalar önlenir.
 Diyetten gelen enerjinin dengesi sağlanmalıdır. Günlük kalori alımı harcadığından daha az düzeyde  olmalı , enerji kısıtlaması haftada 0.5-1 kg ağırlık kaybına neden olacak şekilde düzenlenmelidir.
 Şişmanlığa yol açan yiyeceklerin neler olduğu belirtilerek tüketilmesi yasaklanmalıdır.

Zayıflama Diyetlerinde Egzersizin Önemi

Genel olarak sağlıklı yaşam için egzersizin önemi tartışılmaz. Birçok şişman kimseye göre; egzersizin anlamı jimnastik salonları, yüzme havuzları, koşu alanları veya benzer yerlerde yapılan hareketlerdir. Oysa günlük yaşamda bazı alışkanlıklar da egzersiz yerine geçebilir.  Örneğin kısa mesafelerde taşıt kullanmamak, asansöre binmemek, hızlı tempoyla yürümek, ev işlerini kendi kendine yapmaya çalışmak gibi.

Ciddi şişmanlık olgularında nefes problemleri, eklemlerle ilgili sorunlar ve denge güçlükleri söz konusudur. Buna bağlı olarak seçilecek aktivite düzeyi bireyin kapasitesine uygun olmalı ve yavaş yavaş artırılmalıdır. Kilo kaybı başladıktan sonra egzersiz programları süresi ve güçlüğü kademeli olarak artırılmalıdır.

Zayıflama Diyetini Uygularken Uyulması Gereken Öneriler

Alışverişte

 Alışverişi tok karnına yapmak, yenmemesi veya az yenmesi gereken besinleri satın almamak.
 Alışverişe liste hazırlayıp çıkmak.
 Yanına yapılan  listeye yetecek kadar para almak.
 Yenmeye hazır besinleri almamak.
 Satın alırken  aynı gruptaki besinlerin enerjisi düşük  olanını seçmek (örn: yağlı peynir yerine yağsız peynir almak gibi).
 Yenmemesi gereken besinlerin olduğu reyonlara uğramamak .

Evde ve İşte

 Boş zamanlarda yiyecek atıştırmak yerine egzersiz yapmak. Ev veya iş yerinde egzersiz için belirli bir alan ayırmak.
 Sabah kalkınca, her öğün öncesi, sırası ve sonrasında 1 bardak ılık su içmek.
 Önerilen yiyecekleri planlanan zamanlarda yemek (5-6 öğün şeklinde). Öğün atlamamak.
 Başkalarının ikramlarını kabul etmemek ve bunu kabalık olarak nitelendirmemek. Çevredeki insanlara yemek için ısrar etmeleri yerine, yememek için teşvik etmelerinin daha iyi olacağını anlatmak .
 Düzenli dışkılama alışkanlığı edinmek (her gün sabah kalkınca).
 Her hafta, sabah aç karnına, aynı kıyafetlerle ve aynı terazide tartılmak ve ağırlığı kaydetmek.

Yemek Hazırlarken ve Yemek Yerken

Göz önünde yiyecek bulundurmamak.
Mutfağa fazla zaman ayırmamak.
Şişmanlamaya neden olan besinleri evde bulundurmamak, uygun besinleri buzdolabının ön tarafında bulundurmak.
Yemek için en küçük, yağsız salata için büyük tabak  kullanmak. Servis yapılan kepçenin küçük boy olmasına dikkat etmek.
Yemeğin servis kabını masaya koymamak.
Yemek biter bitmez masadan kalkmak.
Tabakta yemek bırakmaktan çekinmemek, hatta tabakta bir miktar yemek bırakmayı alışkanlık haline getirmek ve kalanı ara öğünde yemek.
Mümkün olduğunca iyi çiğnemek ve yavaş yiyerek lokmaların tadına varmak.
Lokmalar arasında çatalı kaşığı elinden bırakmak.
Yemek yerken başka aktiviteler (TV seyretmek, okumak gibi) yapmamak.
Akşam yemeğinden sonra (saat 20.00-21.00’den sonra) bir şey yememek (şekersiz çay, ıhlamur vb. içilebilir).
Doyulmazsa tekrar alma şansı olduğunu düşünerek tabağa mümkün olduğu kadar az yemek koymak, bir miktar yedikten sonra bir süre bekleyip tokluk hissinin geldiğini görmek.
Yemek pişirirken düşük enerjili yemekler pişirmeye gayret etmek (etli yemeklere yağ koymamak, yemeklerdeki yağ miktarını azaltmak, kızartma yerine haşlama, ızgara veya fırında pişirmek vb.).
Yemek yemeye yönlendiren riskli durumları tespit etmek ve bu durumlardan uzak kalmaya çalışmak. Zengin soslar ve süslemelerden kaçınmak.

Özel Günlerde

 Kalorisiz ve düşük kalorili içecekleri tercih etmek.
 Her koşulda diyet listesine uygun besinleri seçmeye özen göstermek.
 Çok aç olunduğunda gitmeden önce düşük enerjili besin (salata, meyve, ayran, çorba gibi) yemek.
 Kendini besin tekliflerini reddetmeye hazırlamak, aksilikler karşısında cesareti kırmamak. Eğer fazla yenirse sonraki öğünü sadece salata ve biraz peynirle geçiştirmek.

TÜM BU ÖNERİLERİN BAŞINDA UNUTULMAMASI GEREKEN  İSE ;

KİLO VERME KONUSUNDA

 KENDİNE GÜVENMEK,
 SABIRLI OLMAK,
 SIKINTILARI YİYEREK GİDERMEK YERİNE BAŞKA FAALİYETLERDE BULUNMAKTIR (KİTAP OKUMAK GİBİ).

 

Yaz ve Kalp Hastalıkları



Hazırlayan: Prof. Dr. Övsev Dörtlemez – Prof. Dr. Halis Dörtlemez
İç Hastalıkları – Kardiyoloji Uzmanı

Kalp Hastalarının Hastalıkları gereği yaşam boyu dikkat etmeleri gereken bazı kurallar vardır.

Bunlar çoğu kez hastalar tarafından yeni bir yaşam şekli olarak algılanır. Mümkün olduğunca da uymaya özen gösterilir

Her mevsimin kendine özgü güzelliği ve özelliği vardır. Kışın karı ve soğuğu ile yazın sıcağı ve denizi bunların başında gelir.

Kalp Hastası olan kişi yazın ve denizini çok seviyor da olsa, kendini mümkün olduğunca sıcaktan ve yaz-deniz keyfi adına yorgunluktan korumalıdır. Bu nedenle sıcağın ve koruyucu hareketlerin sakıncalarına kısaca değinmek uygun olur.

Sıcaklık ve Deri
İnsanlar içinde bulundukları ortama uyum sağlamada kendilerine yardımcı olan donanımlara sahiptirler.

Çevrenin ve kendi vücut ısınlarının durumuna uyum sağlamada deri çok önemli bir rol oynar
Deri, damarlarının durumunu ihtiyaca göre ayarlayarak damarların genişlemesi veya damarların daralmasını sağlayarak çevrenin sıcağına uyum sağlar. Kişinin sıcağa uyum göstermesinde terleme ve titremeninde önemli bir ayarlayıcı rolü vardır.

Deri, normal koşullarda normal ısıdaki ve istirahatteki erişkin bir insanda kalp debisinin % de 5-10′u kadar bir kan taşır. Isının artmasıyla deri kanlanması artar.
Aşırı ısı artması hallerinde kap debisinin % 50-60′ı deriye gider. Bu gibi hallerde derinin Sempatik Vazokonstriktör sinirleri arayıcılığı ile çeşitli refleks yollar sayesinde dolaşım düzenlenmesi yapılarak kontrol altına alınır.

Yazın aşırı sıcaklarda, sıcağa uzun süre maruz kalmakla en sık görülen aşırı halsizlik, yorgunluk hatta bitkinlik düzeyindeki tablolardır. Sıcak Çarpması (Güneş Çarpması) bu durumlardan  biridir.

Ortamın ısısının artmasıyla kişinin deri ve çeşitli organlarında oluşan temel değişiklikleri şöyle özetleyebiliriz.

1- DOLAŞIMDA ,KANIN BÜYÜK KISMI DERİYE YÖNELDİĞİ İÇİN DERİNİN KAN AKIMI VE KAN MİKTARI ARTAR.
2- KALB DEBİSİ VE ATIM HACMİ AZALIR.
3- ARTERİYEL KAN BASINCI ( TANSİYON ) DÜŞER.
4- KARIN İÇ ORGANLARININ KANLANMASI AZALIR.
5- KASLARDA KAN AKIMI AZALIR.

Bu değişiklikler yorgunluk yaratabilecek düzeyde güç sarfiyatını gerektiren her türlü beden-sel faaliyette daha da artar.
Böyle durumlarda kalbin işinin artması dakikadaki atım sayısı-kasılması da artar.

Yukarıdaki açıklamaya çalışmaya çalıştığımız özelliklerden ötürü hipertansiyonlu, kalp yetmezlikli, koroner arter hastalıklı ve tedavi altındaki hastların şunlara dikkat etmleri uygun olur.
 

FAZLA SICAĞA MARUZ KALMAYINIZ.

YÜRÜYÜŞ VE GEZİNTİLERİNİZİ SABAH ERKEN VEYA AKŞAM SERİN SAATLERDE YAPINIZ.

GÜNLÜK SU ALIMINIZ KISITLANMIŞ BİLE OLSA,YAZIN ÇOK SICAK ZAMANLARI_DA VE AŞIRI TERLEDİĞINİZ DÖNEMLERDE SU KAYBINIZ ARTACAĞI İÇİN YETERLİ SUYUNUZU (GÜNDE ORTALAMA 2-2,5 LİTRE)

TERLE BİRLİKTE VÜCUDUN ELEKTROLİT KAYBI, ÖZELLİKLE SODYUM (TUZ) KAYBI FAZLA OLACAĞI İÇİN-TUZ KISITLAMALI BİR REJİM İÇİNDEYSENİZ DOKTORUNUZUN FİKRİNİ ALARAK YEMEKLERİNİZE BİRAZ TUZ İLAVE EDEBİLİRSİNİZ.

DENİZ KIYISINDA TATİLDE İSENİZ, KUMDA YATIP, GÜNEŞ BANYOSU YAPMAYINIZ. DENİZE SABAH VEYA AKŞAM ÜZERİ GİRİNİZ. DENİZDE UZUN SÜRE YÜZMEYİNİZ.

EGER DENİZDE DALMA ALIŞKANLIĞINIZ VARSA DALMAYINIZ.

TOK KARNINA DENİZE GİRMEYİNİZ.

FAZLA YAGLI, KIZARTMALI, AĞIR GIDALAR YERİNE, BOL SEBZE, HAŞLAMA VEYA IZGARA, HAFİF GIDALAR TERCİH EDİNİZ. EĞER DİABETES MELLİTUSUNUZ (ŞEKER HASTALIĞI) YOKSA BOL MEYVA YİYİNİZ.

BACAKLARINIZDA KRONİK VENÖZ YETMEZLİK (VARİS) VARSA, DENİZDE BELİNİZE KADAR OLAN BİR SU SEVİYESİNDE YÜRÜYÜŞ YAPINIZ. ASLA KUM BANYUSU YAPMAYINIZ.

HİPERTANSİYONLU İSENİZ, TANSİYON İLACINIZ FAZLA GELEBİLİR, DOZUNU DOKTORUNUZA TEKRAR SORUNUZ.

AŞIRI SICAKLARDA RİTM BOZUKLUKLARI OLABILİR.

BU KURALLARA UYMADIĞINIZ TAKDİRDE HANGİ SEBEPLE MEYDANA GELMİŞ OLURSA OLSUN KALB YETERSİZLİGİNİZ KAYBOLMUŞKEN YENİDEN ORTAYA ÇIKABİLİR, HAFİFLEMİŞKEN AĞIRLAŞABİLİR.

SÜKÜN BULMUŞ, KAYBOLMUŞ KALB AĞRILARINIZ (ANGİNA PECTORİS) YENİDEN BAŞLAYABİLİR.

DENİZ VE SICAĞA KARŞILIK SERİN YAYLA TATİLİNİ TERCİH EDEBİLİRSİNİZ

 

Bir dönem dünyayı sallamış bir efsane grup için ne hazin final!..
Kurucularını çoktan toprağa vermişlerdi.
Artık birbirlerini görmüyorlardı bile…
“En küçükleri”nin ölüm döşeğinde buluştular son kez…
Kim bilir nelerden konuştular.
Çıkan ikili, gözyaşlarını sildi gizlice…
Kalan, ölüm için saat saymaya devam etti.

* * *

Beatles’ın en genç üyesi (58) George Harrisson’ın beklenen ölümü bana Mori’yi hatırlattı.
Mori Schwartz, hayat dolu bir üniversite profesörü…
1994′te vücudunda bir gariplik hissetmiş. 60′lık vücudu artık dans derslerini kaldıramayacak kadar bitkinleşmiş. Doktora gittiğinde yakında öleceği haberini almış:
Hastalık Mori’yi tekerlekli sandalyeye bağlamış. Dersleri bırakmış, evdeki bakıcının kollarında bebekliğe yeniden dönmüş: Kucaklanıp kaldırılır, başkası tarafından yıkanır, poposu pudralanır olmuş.
Düşünmüş o zaman:
“Kendimi bırakıp yok olmayı mı bekleyeyim, yoksa kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendireyim mi?”
Sonunda ölümünden utanmamaya ve yaşamla ölüm arasındaki son köPage Rankünün bütün ayrıntılarını anlatmaya karar vermiş.
Hayattaki son dersi, “kendi ölümü” olacakmış.

* * *

Önce sevdiklerini toplayıp, onlara bir “canlı cenaze töreni” düzenlemiş.
Bizim ancak ölenlerin ardından yaptığımız sevgi konuşmalarını hayattayken dinleme ve gönlünce cevap verme şansını yaratmış.
ABC televizyonunun ünlü haber sunucusu Ted Koppel’ın programına konuk olunca üne kavuşmuş.
Dünyanın dört bir yanından mektup yazan, röportaja gelen insanlar ona “son yolculuk”u sormaya başlamışlar.
Mori’nin bu sorulara verdiği yanıtlar Türkçede de yayımlandı.
(Mitch Albom, “Öğretmenim Mori’yle Salı Buluşmaları”, Boyner Y. 1997) Birbirinden ilginç o yanıtlardan benim aklımda kalan ders şu oldu:
“Herkes öleceğini bilir, ama kimse buna inanmak istemez. Oysa öleceğimize inansak, bazı şeyleri farklı yapardık. İnsan ölmeyi öğrenince yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Budistlerin yaptığını yap ve her sabah omuzundaki küçük kuşa sor:
‘- O gün, bugün mü? Hazır mıyım? Olmak istediğim insan mıyım? Kariyer, iyi maaş, araba ve ev taksitleri… hayattan istediğim şey bu mu?’”

* * *

“Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken rahatlıkla söyleyebilirim ki, istediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, yaşamı satın alamazsın” diyor Mori…
“- Son bir 24 saatin olsa ne yapmak isterdin?” sorusuna ise herkesi şaşırtacak kadar sade bir cevap veriyor:
“- Sabah kalkar, jimnastiğimi yapar, ardından çörek ve çayla kahvaltı eder, yüzmeye giderdim. Sonra arkadaşlarımı evde güzel bir öğle yemeğine davet eder, onlara ne kadar değer verdiğimi anlatırdım. Ardından ağaçlıklı bir bahçede yürüyüp renkleri, kuşları seyreder, doğayı içime çekerdim. Akşam sevdiklerimle bir restorana gidip yemek yer ve en güzel kızlarla tükeninceye dek dans ederdim. Ardından eve gelir mükemmel bir uyku çekerdim”.

* * *

Sizin bunları yapacak vaktiniz var.
Bütün yapmanız gereken arada bir omuzunuza bir bakış atıp sormak:
“Bugün mü küçük kuş, bugün mü?..”

 

ayrlkyepyeniaw4Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız. Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de…

Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mi asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep ayni heyecanla açar mi? Dedim ye, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim su günlerde.

Belki de en basta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine… Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım Yanlış yaptım.

Sana ulasan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam.

Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acili duvarları gibiyim. Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor.

Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. küfleniyorum, yaslanıyorum. Yalnızlıklar pesimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış, vıcık bir yalnızlık bu.

Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum. Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin.Her şeyin basında, içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor.

Öyle içimsin ki.

Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün. çok mutluydum… Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu,tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım. “Yine zamansız yağmurlar” dedim, “Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları” dedim, “Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?” dedim.

Çok uzun bir mektup oldu Başından sonuna kadar okudum da. Neler yazmışım diye merakımdan. Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adini yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adini. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum.

Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

Bu kadar içimdesin iste.

Can Dündar

 

Ne zaman kimi vuracagini asla bilemezsiniz.

Gece yarisi aniden, dipten yukselen coskulu bir dalga gibi kabarir içinizde.

Toprak ayaginizin altindan kayiyor gibi olur ve en hazirliksiz oldugunuz anda bütün siddetiyle vurur.

Sarsilir, neye ugradiginizi sasirirsiniz.

Heyecan,korku, kararsizlik, cesaret, aci, ofke,huzun,merhamet, siddet kaplar bir anda dunyanizi. Es dost yardima kossa da kolay toparlanamazsin.

Bittiginde agir bir enkaz birakir geride.

Daha kotusu, “tamamen bitti” sandiginiz sarsinti, hafif bir siddette artci soklar halinde yillarca surebilir.

Kalbinizdeki kirik hat ara sira yoklar yeniden…

Can Dündar



 

1111ic3

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

“Yine zamansız yağmurlar” dedim, “Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları” dedim, “Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?” dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.

Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

Can DÜNDAR

 

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,

Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,

Dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;

Yeni insanlarla ‘tanışmalı, yeni keşifler yapacak….

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli!

Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,

Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,

Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;

Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip

Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;

Gördüğünü hissedebilmeli!

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,

Değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini;

Ağlayan birine “gül”, inleyen birine “sus” dememeli!

Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; Sevgisiz, soysuz kalarak!

Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine…

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını…

Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;

Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!

Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, Neşesizdir kahkahaların;

Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların…

Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için…

Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!

Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere…
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!

Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;

Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için…

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;

Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!

Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi…

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı…!

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?

Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?

Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?

Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?

Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?

Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?

Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınız sıkıca tuttu mu hiç?

Ve siz onu hiç kokladınız mı?

Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?

Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?

Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?

Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?

Çimlere uzandığınız oldu mu?

Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?

Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?

Kaç kez kuşlara yem attınız?

Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?

Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?

Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?

Kaç kez mektup aldınız bu yıl?

Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?

Kimseyle barıştınız mı bu yıl?

Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?

İyi bir yılın, bunlar gibi birçok “küçük şeye”e bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?

Yayılın çimenlerin üzerine…..

Acele edin….

Er veya geç…

Çimenler yayılacak üzerinize…

Can DÜNDAR

 

Çocukluğunuzu gerçekten bu yazıda ki gibi yaşadıysanınz, eminim hoşunuza gidecektir… Keşke doya doya çocuk olduğum o yıllara dönebilsem ….
Evet biz cocuktuk
“Basardik” Aslinda imkansizi basardik biz.70li yillarda dogan cocukluk ve genclik yillarini bu yillarda yasayanlara diyorum.
Hijyenik olmayan pamuklu cocuk bezi ile tahta besik ile büyüdük. Cocuklar icin güvenli kapaklar,kilitler,elektrik prizleri yoktu ve bisiklete kasksiz binerdik.Gidecegimiz yere yanimizda bur koruyucu ile degil yanliz giderdik.
Hic bir risikoyu düsünmeden. Otomobil de cocuk koltugu olmadan ve kemer baglamadan tasirdi bizi. Erkek cocuklarin tornetleri vardi.Onlari bir otomobil edasi ile kullanir,bakar ve parkederlerdi.Sonra karsilarina gecip hayran hayran seyrederlerdi. Bütün imalati bize aitti.
Cesmeden su icerdik.. Pasta yerdik, ekmek yerdik, sekerli icecekler icerdik ve fazla kilolarimiz yoktu cunku sokakta oynardik. 3-4 arkadas ayni siseden icerdik ve hicbirimiz olmezdik. Oyuncak arabalari haftalarca ugrasip kendimiz yapardik sadece fren yapinca nasil iz kaldigini gorebilmek icin.
Problemlerimizi kendimiz cozmeyi ogrendik. Sabah evden cikip aksam sokak lambalari yanincaya kadar disarida kalabilirdi. Anamiz gece sokaktan bizi ceke ceke,bagira bagira alirdi Kimse bize ulasamazdi cep telefonlarimiz yoktu. Akillara zarar!!! Playstationlar, nintendolar, videolar, PC, 98 kanalli kablo yayini, internet, chat odalari yoktu. Arkadaslarimiz vardi sokaga cikar ve bulurduk onlari.
Oynadigimiz oyunlarda bazen canimiz yanardi, agactan duserdik,heryerimiz cizilirdi, cesitli kazalar ve yaralar olurdu. Ama asla haklilik haksizlik kavgasi olmazdi.Doktora giderdik kimse de sucluluk duymazdi.
Hatirlar misiniz kazalari? Dovusurduk, itisirdik mor lekeler olusurdu ama biz cabucak iyilesmesini ogrendik. Agac dallarindan celik comak oynardik birbirimizin gozunu oymazdik.Komsu bahcesindeki kiraz agacina dalardik. Bilirmisiniz “dalmayi”meyva bahcesine”dalmayi”dut agaclarinin tepesinde dolasmayi ve onu sallamayi ve örtünün üzerinden dut yemegi bilirmisiniz?
Önceden haber vermeden bisikletle veya yuruyerek bir arkadasimiza gidip zili calardik, iceriye girip saatlerce oynar konusurduk (Dusunebiliyormusunuz habersiz) Eger dogru zamanda gelmediysek iceri giremezdik. O zaman da hayal kirikligini ogrenirdik, herseyin istedigimiz gibi ve istedigimiz zamanda olamayacagini ogrenirdik.
Ogretmenlerin daha cok zamani vardi ve neseliydiler.Herkes koleje gitmezdi, gitmeyenler aptal sayilmazdi. Kuafor de olunabilirdi.
Sans-talih-kader-kismet sattiniz mi sokaklarda..Bagira bagira..Sonra kutudaki gofretleri oturup bir kösede gizlice yedinizmi siz?
Yaptigimiz herseyin arkasinda dururduk ve tutarliydik. Okulla veya kanunla celiskide oldugumuzda ailemiz bizi dislar mi dusuncesi yoktu. Sorumluluk sahibiydik ve herseyi basardik.!!!..” Evet biz basardik ve cocuklugumuzu yasadik doya doya…Evet biz cocuktuk.

CAN DÜNDAR

 

dokunmakalsineu8Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dısarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran iliskiler, yeni tanısmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya basladım.
Iliskilerde tasarrufa gidiyorsun her seyde oldugu gibi ve gereksiz insanlari hayatindan atmak istiyorsun.
Yapmacik, inanmadan konusmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konusmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

Istedigime istedigimi deme özgürlügüne sahibim, elestirme hakkını olusturan yasamislık ve yeterli yas faktörü artik bende de var.

“Ben demistim” ,”ben bilirim”,”ben zaten anlamıstım”, sendromunda olanlarla arkadasliklari bir kez daha sorguluyorsun.

İliskilerini sadelestirmeye baslayinca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. Iyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç oldugunda göçmen kuslar gibi sicaga uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayri düsenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli oldugunu ögreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan oldugu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulasabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de ögrendim gide gele.

Bos geçen her saniye degerli artık. Daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana degilim.

Gerektiginde “HAYIR” demeyi ögrendim ve bu kelime basta karsındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektigini, zamanı geldiginde elinde sadece sevginin kalacagını biliyorum.

Sevgi paylasildıkça olusuyor, olgunlasıyor. Aileme ve seçtigim tüm dostlarıma daha önce göstermedigim sevgi,anlayis ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu oldugu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya basladılar. Verecegim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir sey ögrenilmiyor. Yasamıslıgın olusturdugu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmis dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylasmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sıgmadıgı düsük bel pantolonlara sıgmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı .
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hosuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken simdi zevk aldıgım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabilecegim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm olustu.
Sonra Sezen’in sarkısındaki gibi anneni daha sık düsünüyorsun ve hatta anlıyorsun. Iste bu yeni alısmaya baslanan ve giderek hosa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
Yasamıslıgın, görmüslügün, geride kalmıs üflenmis dogum günü mumlarının bir sonucu kendiliginden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadıgına göre degisiyor bu olgunluk çagına ermek. Inanın bana hayattaki düsüsler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklügünü kesfetmek ve buna ragmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor. Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunlugu bulmasını diliyorum.

CAN DÜNDARayrilik

 

2159335027_bfd91fba80

Günümüz insanı aşka aşık, aşığa değil! Aşkların kısa dönem askerlik gibi
kısa sürmesinin nedeni herhalde bu.

Zaplanan aşıklar dönemi bu dönem! Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa
geçiliyor.

Peki bu neden böyle oluyor?
Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için
fedakarlık duygusunu yitirmiş, insan insana kendini adamaktan kaçıyor.

Oysa fedakarlık, adanmışlık varsa vardır aşk. Fedakarlığın, adanmışlığın
yaşamadığı yerde yaşamaz aşk.

Ne yazık ki uğruna kendini adadığı ne bir ideali var günümüz
insanının…
Ne de uğruna kendini adadığı bir aşkı.

Nerde ideali, aşkı uğruna her şeyden vazgeçen dünün insanı… Nerde
hiçbir
şey için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bugünün insanı.

Bugünün insanı aşkta da köşe dönmeci.
Emek harcamadan yaşamak istediği gibi, emek harcamadan aşk yaşamak istiyor.

Sevmeden sevilmek, vermeden almak istiyor.
Hiç değilse bir koyup üç almak istiyor.
Bir koyup üç alamadı mı ilişki bitiyor.
İlişkiler çıkar, menfaat üzerine kurulu.
Elektriklenmeler kısa devre. Bir günlük elektriklenmeler, bir gecelik
sevişmeler aşk sanılıyor.

Sevgili bayanlar baylar, aşka ayıp oluyor!!!!!!

Can Dündar

 

033278db4d9be630d4bd077zj7

Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında… En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak… Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; “Ölmek var, dönmek yok”tur. Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını… Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya… Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: “Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…” Başkalarını örnek göstermeye, “Bak onlar nasıl yaşıyor” demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. “Eskiden böyle miydi ya…” diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından… Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu… İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. “Ya sev böyle ya da terk et” diye gürler…Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden… Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size… Hoyrattır, bakmaz yüzünüze… Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden… “İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…” dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz… “Madem öyle…” nin çağı başlar ondan sonra… Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde “günah sizden gitmistir”. Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece… Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre… Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni… Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini… Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye…Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla… “Bana ne…kendi seçimi” diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre…

Ama sonra… ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden… Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi… Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye… Dönüp “Seni hala seviyorum” diye bağırmak geçer içinizden… Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz… Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem “Ne olacak sonunda” kuşkusu… Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz…

 

O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz…
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz… ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin…
O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain…
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa…
dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse…
hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse…
elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar…
her şiirde anlatılan O’ysa… her filmin kahramanı O… her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa…
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa…
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa…
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız…
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken “keşke O anlatsa” diye iç geçiriyorsanız…
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü…
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu…
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız…
O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse…
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse…
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine…
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa…
dışarıda yer yerinden oynuyor ve “içeri”de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız…
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim…
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa…
Her gidişte ayaklarınız “Geri dön” diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla…
…o halde yarın sizin gününüz!..
“Çok yaşa”yın ve de “siz de görün”üz.

CAN DÜNDAR

 

aa
Yüreğimi sıkıştıran bu kesif hüzün, belki de terketmişlere özgü gizli bir terkedilme duygusudur.

Özledim seni…

Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir…

Beynimi uyuşturu­yor özlemin…

Çok sık birlikte olamasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca yıl içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlı­yorum.

Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime sapla­nan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadi bir boşluğa dönüşüyor.

Sabahlara seni ok­şayarak başlamaları akşamları, her işi bir kenara koyup seninle başbaşa karşılamaları özlüyorum; oynaşmalarımızı, hırlaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, se­vimli ha­şarılığını, çocuksu küskünlüğünü…

Nasıl da serttin başkalarına karşı be­ni savunurken; ve ne yumuşak, bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken… ya da kolyeni çözdüğümde kollanma atlarken…

Hasta olduğunda, o korkunç kriz ge­celerinde günler, geceler boyu nöbet tuttuk başında… o şen kahkahalarına yeniden kavuşabilmek için sessiz dualar ederek…

“Atlattı” müjdesini kutlarken yor­gun bedenindeki yaraları okşayarak, doktorun böldü sevincimizi:

“Yaşayamaz artık bu evde… yüksek binalar ve be­ton duvarların gri kentinde” dedi, “O gitmeli… ve kendine yeni bir hayat çizmeli…”

Bilsen, ne zor gitmen gerektiğini bile bile “Kal” demek sana…

Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unut­mandan geçtiğini bilmek…

Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur olduğumuzu görmek ve sana bunları söyleyemeden “Git artık” de­mek…

“Beni ne kadar ça­buk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa” demek sa­na ne zor…

Sesimi, kokumu çe­kip alıvermek beynin­den, sesin, kokun hâlâ beynimdeyken…

… seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda bana bir yabancı gibi bakma­nı istemek senden…

… yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek…

… ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın arka koltuğuna, birlik­te güneşlendiğimiz on­ca yazı, yanyana titreş­tiğimiz onca kışı, pay­laştığımız bunca acıyı, onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına, ar­kandan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor…

… ne zor hiç tanımadan seni emanet ettiğim bir şoföre “Hızla uzaklaş buradan ve gidebileceğin kadar uzağa git” demek…

… yokluğunu beklemek, ne zor…

* * *

Bunları düşündükçe, şu anda uzakta bir yerlerde üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum. Bütün engel­leri aşıp terkedilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları. yalnız bulvarları arşınlayarak sana ulaşmak, sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak ve yavaşça üzerini örtmek geçiyor içimden…

Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe dönüşmesinden hicran duyuyorum.

Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde, terketmişlere özgü bir terkedilme korkusunu da yüre­ğimin derinlerinde duyarak sana koşmak, yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek ve

“Geri dön bebeğim” demek istiyorum:

“Geri dön… kulüben seni bekliyor…”

CAN DÜNDAR

 

33333qr71

“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana..
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık….
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip,
kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine
çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında,
her sevda ruhumuzun bir başka yüzü… Her aşkta
kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.
Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve
dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden
kendi yüzünüz bakacaktır size… Aşk denilen
kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda,
binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde,
her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz.
Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde
sizden bir parça… Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın
farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi
kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller
alır; hepsi siz… Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında;
dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.
Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi
bulamadığınızdandır… Aşk, narsizmdir.
Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan
eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir
gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki,
bakmaya dayanazmazmış kendine… Gün boyu
ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu,
dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş
hayran hayran… Bir gün ırmak kenarında gezinirken,
sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice
bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini,
dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa,
kapılıp gitmiş suya… Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu
her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş,
Narcissus, nergis olmuş. Kıssadan hisse, benden
size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize…
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya
çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi
“Bahar getirdim sana” deyin.
Baharın elinizde olduğunu unutmadan..
Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz;
dikkat edin de hayran olup düşmeyin…
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin…
Can DÜNDAR



 

22972cg3kp8

Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
…aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek…
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem…
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek…
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme…!

* * *

Zaten damarlarımda zor zaptediyorum kanımı…
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime…
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir…
Bir de sen çıldırtma beni…
Krizdeyim ben… tembelliğin sırası değil, uyamam sana…
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni…
Bulutların üşüşmesin başıma…
Girme kanıma benim…
…yoldan çıkarma…!

* * *

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana…!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin…
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman…
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin uçuştuğu günbatımları…
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan…
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında…
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz…
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden… yüreğim viraneye…
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da…
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

* * *

İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar…
İş açma başıma…
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!..
Can DÜNDAR

 

Çember çevrilir,

Su musluktan içilir,

Ağaçlara tırmanılırdı.

Bebekler bezden, silahlar tahtadan,

Resimler kömür karasından yapılırdı.

Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin

İsimleri konulur

Saatli maarif okunurdu

Komşuda pişen, bize de düşer

Bizde pişen komşuya düşerdi

Geceler ayaz, sokaklar karanlık,

Yıldızlar parlak olurdu

Turşu, salça, mantı evde yapılır

Karpuz kuyuda soğutulurdu

Erik ağacının çiçeği pencere camımıza yaslanır

Güz yaprakları bahçemize düşerdi

Kardan adam yapılır, evlerde soba yakılır

Kış gecelerinde masal anlatılırdı

Merdiven çıkılır, aidat ödenmez, yönetici seçilmezdi

Evler badanalı, sokaklar lambasız

Mahalleler bekçili olurdu

Ajans radyodan dinlenir

Çizgili roman okunur

Defterlere kenar süsü yapılırdı

Hayat, arkası yarın gibiydi

Kesintisizdi

Her gün yaşanacak bir şey vardı

Herkes kendi düşünü kurar

Kendi hayatını oynardı

Şimdi

Hayat tek perdelik bir oyun

Stand-up bir yalnızlık gibi

Şimdi

Herkes

Yoğun

Yorgun

Ve

Tek başına

Can DÜNDAR

Her tercih bir vazgeçiştir çünkü.. Sabah ise gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz.. Kalkar kalkmaz hayat bin bir seçeneği dayar burnunuzun ucuna…

“Ne giysem” telasından, öğle yemeğinde “Ne alırdınız?” diye başucunuzda biten garsona, hangi kanaldaki filmi izlesem kararsızlığından “bize oy verin” diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.

Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz.. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz..

Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur.. Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez… Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.. Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir…

Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz.. Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray sizin için borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.

Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.. Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.

Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir…

Can DÜNDAR

 


1-22

tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak…
evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin…
sokağa fırlayacaksın…
sokaklar da dar gelecek…
tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi…
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…
kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin…
birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…
“önemli olan sağlık.”
“yaşamak güzel.”
“boş ver, her şey unutulur.”
sen hiçbirini duymayacaksın…
gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin…
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin…
hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
“ölüme çare bulundu” ya da “yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını
kaldırıp “ne dedin?” diye sormayacaksın…
yalnız kalmak isteyeceksin…
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
ikisi de yetmeyecek…
geçmişi düşüneceksin…
neredeyse dakika dakika…
ama kötüleri atlayarak…
onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin…
gittiğin yerlere gitmek…
bu sana hiç iyi gelmeyecek…
ama bile bile yapacaksın…
biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın…
aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin…
hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin…
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
herkesi ona benzetip…
kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
hiçbir şey oyalamayacak seni…
ilaçlara sığınacaksın…
birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan…
sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…
boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…
uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
sabahı iple çekeceksin…
bazen de “hiç güneş doğmasa” diyeceksin…
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak
isteyeceksin…
nafile…
düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin…
her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin…
telefonun çalmasını bekleyeceksin…
aramayacağını bile bile…
her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…
ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla…
yüreğin burkulacak…
canın yanacak…
bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…
onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…
defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin…
yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…
onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…
ama bir umut…
onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
gel gitler içinde yaşayacaksın…
buna yaşamak denirse…
razı mısın bütün bunlara…?
hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…?
o halde aşık olabilirsin …
Can DÜNDAR

 

Sen kendi dünyanın renkli rüyalarında yaşıyorken uçarı sevdalarda,

Düşlerle gerçeklerin ayrı dünyaların mahsulü olduğunu yaşattın bana…

Evet ayrıldık..acı bir tecrübe olsa da benim için;
Sanma ki bu yara ömür boyu kanayacak.

Sanma ki bu yürek sana teslim olacak

Sanma ki acıların koynunda tükenip bitecek…

Bir sabah uyandığımda kalbimin ağrımadığı gün,senin kahrolduğun gün olacak.

Ben seni üç ayda sevdim,bir gecede de bitirdim seni..

Hatırlarmısın? bir gece yarısı beni arayıp;

“sensiz olmanın düşüncesi girdi aklıma uyuyamadım.Ne olur böyle bir şeyin olmayacağını söyle bana” dediğin gece kalbimi alıp götürmüştün benden.

Sensiz olmayacaktım,sen dışında kimsede olmayacaktı artık dünyamda.

“Senden başka kimse istemiyorum dünyamda.Benim hayatım senin olduğun yerde”

deyişlerini anımsıyorum…

Şimdi ise yorgun yüreğim aşka burun kıvırmanla,

hiçbirşey olmamışcasına davaranışlarınla usta işkencelerde..

ama yenilmeyeceğim,boynumu eğmeyeceğim çekip gidişine..

Beynime sıktığım kurşunla bitirdim seni bitap düşmüş yüreğimde…

Sen bu gönülde doğan en büyük güneştin anlayamadın,

Ama bu gönülde batan en küçük sen sandal da yine sen oldun bunuda çok iyi anladın…

 Her zaman içimde bir yerlerde siz görmeseniz de… İçim kararıyor… Özenle yaptığım tek şey sonumu hazırlamak…

 İçimdeki karanlığı büyütüyorum herkesten gizleyerek… Uzaklaşsanız da benden, dokunmasanız da içimdeki karanlığa anlamalısınız beni, içimdekileri. Karanlık… Gittikçe büyüyorlar içimde ve ben dur diyemeyecek kadar yorgunum onlara… Katlanamıyorum size anlamıyor musunuz? Hiçbir şey sandığınız kadar kolay değil hem de hiçbir şey…

 Açtığınız boşluğu saklamak için kendimden, daha büyüğünü yaratıyorum içimde… Ne alaycı biriyim aslında nede acımasız… Sadece anlıyorum çoğu şeyi hatta sizin anlamadıklarınızı bile… Bu yüzden belki de yaptıklarım, yapacaklarım

 Her şeyin kurtuluşu açık aslında… Kimse yokken uçmak… Her şeyin sonu hayatın, acının, benim… Karanlık beni çağırıyor içine… Tutunacak dallarımı çoktan kırdınız… Gidiyorum… Gökyüzünde her şey farklı… Her şeyin sonu geliyor benimde…

  Neydi içimdeki karanlığın adı? Ölüm mü? …

 

Aşağıda herşey giderek küçülüyor küçüldükçe bütün yollar birbirine benziyor nbütün ağaçlar bütün evler… Küçüldükçe,birbirine benzedikçe herşey hızla çoğalıp yokoluyor. Seni de böyle küçültebilecek miyim içimde O kentte seninle yaşanan o kocaman o küçük zaman dilimini diğerlerine benzetip çoğaltabilecek miyim?Yokedebilecek miyim? O kentin yollarında kaybolmuştum ben bütün sokaklar senin kapına çıkıyordu.Orada hangi evin kapısını çalsam sen çıkıyordun karşıma, belki de ben hep senin kapını çalıyordum. Baktığım bütün insanlarda bir parça seni gördüm,yüreğim irkilerek…

 Günlerce sen indin taksilarden bütün telefonlarda senin sesin soluduğum havada bile sen vardın.Durmaksızın senin kokunu doldurdum içime O kentte seninle boğulup kalmıştım.

 Seninle yaşamak herşeye rağmen güzel,upuzun bir düş gibi geliyor bana.Ama yalnızca bir düşle ne kadar yaşayabilir ki insan… Seninle yaşadığım tutkunun sende dokunduğum tenin, her gittiğim yerden alıp beni sana getiren kokunun ansızın tükenip yokolabileceği korkusuyla daha ne kadar yaşayabilirdim. Üstelik artık yavaş yavaş karabasana dönüşen bir düş. İkimizde o kentte oldukça hiç bitmeyecekti.Kimbilir belkide o kentin kendisi bir düştü.Bir başka kentte sevebilir miydim seni? Seni sevme cesaretini bulabilir miydim kendimde?Seni sevme sabrını gösterebilir miydim?

 O kent uçsuz bucaksız karmaşası içinde her gece akıl almaz raslantılarla yaşanıyor biliyorsun Her gece bütün günahları saklıyor karanlığında . Yoruyor insanı;bitmez tükenmez bir yorgunluğun içinde uyuşturuyor. Öylesine uyuşturuyor ki yaşanmış bütün hoyratlıkları, bütün düş kırıklıklarını çarçabuk unutuyoruz..Unutulmayan düş kırıklıkları ya da en derinden yaşanan pişmanlıklar hiçbirşeyi yeniden başlatmaya yetmiyor.

 Doğru sen milat oldun benim yaşamımda “Bir ömürde kaç kez milat yaşanır” bu soruyu sorarken ne kadar güvenliydin kendine… Oysa bana seninle yaşadığımız milattan önce de yaşadığımı bilmek yetiyor.Sende bilirsin doğada hiçbirşey tümüyle yokolmaz .Her nesne dönüşür yalnızca, sürekli olarak dönüşür yeni birşeylere. Doğanın sonsuz devinimini yaratır bu dönüşüm Bütün bunları senden öncede biliyordum ben. Şimdi senden önce nasıl yaşandıysa senden sonrada öyle yaşanacağını bildiğim kadar iyi biliyordum üstelik.Bunu bilmek öylesine güç veriyor ki bana yaşanmış tüm düş kırıklıklarını, unuttuğum tüm pişmanlıkları yeniden anımsıyorum. Beni her an biraz daha tüketen yokluğunu,bendeki yokluğuna dönüştürebileceğime de daha çok inanıyorum artık.

 “Kaçış bu”dedin bana .Sesin öfkeliydi. Ellerinden anladım şaşkınlığını. Seni bırakıp gideceğime hiç inanmamıştın biliyorum.. Oysa yanıbaşında gecelerboyu hazırlandım yokluğuna farketmedin. Karanlığa sığınıp usulca uykusuzluğumu değdirdim uyuyan bedenine. Senin koynunda ellerimi saçlarında gezdirirken her gece yeniden yitirdim seni.Bir daha dönmemecesine her gece bırakıp gittim. Yapamadım. Uykusuz sabahlarda yeniden çaldım kapını.Beynimdeki o deli,tutkulu çığlıklarda aradım hep koynunda buldum seni..

 Bu kenttende senden de kaçabilir miyim hiç.Bu kenti ne çok severim bilirsin , Seni…Hayır kaçış değil ama karşı konulmaz bir sürüklenme duygusu bu. İnsanoğlunun bütün acılardan sonra yüzünü kendine, yalnızca kendine dönüp yaşadığı bir sürgün.Her sürgün gibi benim sürgünümde de ayrılık kaçınılmaz ve her sürgün gibi benim sürgünümden de yeni buluşmalarla dönülecek.

 -yılın sonunda öyle çok alışmışım ki sana
Üstelik sen öyle bağladın ki beni, sana yaklaştıkça kendimi yitirdim yok oldum sonunda.Gidişim seninle yaşanan bütün yokluklardan arınmak olmalı

 “Seviyorum seni” demiş miydin hiç… Sanmıyorum ama sevmek tenin tene karşıkonulmaz dokunuşysa, tutkulu çağrıları bir gecenin uykusuzluğunda yatıştırmaksa eğer sevdin beni biliyorum. Diğerlerini sevdiğin kadar sevdin beni de. Bizi sarıp kuşatan o koskoca fanusun içinde,kurulu bütün değerlere gözükara bir başkaldırı olmayacak mıydı evliliğimiz… Sen,yaşamın sürekli değişen renkleriyle çoğaltabildin kendini. Yeni yeni sevgileri taşıdın sevgimize. Bende denedim,diğerlerini sevmeyi bende istedim. Ama senin kokunla öyle doluydumki ne kokularını duyabildim onların ne de soluk almayı becerebildim. Geriye yalnızca yokluğunu yaşamak kaldı bana. Yanıbaşımda yokluğuna dayanamazdım.

 “Bütün günahlarını bana bırakıp gidiyorsun öyle mi!…”

 Herşeyimi sana seninle birlikte varoluşuma borçlu olduğumu söyleyen sen değil miydin?Kimbilir doğruydu belkide…Bir tanrı olmak istedin sen;küçücük dünyamın tek tanrısı…O zaman günahlarımdan korkmamalısın, tanrıların günahı olmaz ki. İçinde doğup büyüdüğüm o kenti adım adım doldurdun. Günahlarımla,korkularımla yürek acılarımla yapayalnız bıraktın beni.Onları sana değil tümüyle sana ait olan kente bırakıp gidiyorum. Çünkü onlarda benim gibi yalnızca seninle varoldular. Oysa “Gidişim, Bendeki Yokluğun Olacak” biliyorsun.

 Bembeyaz bulutların arasında ilerliyor uçağım. Soluğunun başımı döndüren ılıklığını duyuyorum. Yüzün arasıra görünüp kayboluyor. Yüzünü bulutların arasında gördükçe sana henüz söylemediğim bütün sözler adına burukluk kaplıyor içimi.O kentin seninle yürüyemediğim yolları bütün kıyıları seninle açmadığım bütün kapıları adına…

 Yaşamın sana ait olan biriktiremediğim her anı için kahrolası bir pişmanlık duyuyorum.

 Yolboyu ilerliyor uçağım. Gidilecek yere henüz varılmadı. Uçak az sonra inişe geçecek biliyorum ki varılacak yerde sen olmayacaksın artık, bulutlar olmayacak.

 Yüzünü de yavaş yavaş unutacağım

 Süheyla Acar Kalyoncu



Aşk nasıl akar bir yürekten diğer bir yüreğe? “İlk bakışta aşık oldum” der kimisi… Hiç yaşamadım bilemem. Doğrusu inanmam da… Kim böyle söylese ya da nerede okusam bu cümleyi, olsa olsa etkilenmektir bunun adı, aşk değil diye düşünürüm. Böyle bir cümleden sonra şartlanılmış bir aşk yaşanır ve biter. Anıldığında geçici bir hevesmiş aslında diye düşünülür belki de… Neyse asıl konumuz bu değil. Düşsel bir aşkın hikayesi anlatacağım ben size, ya da isterseniz yaşanmış bir aşk deyin siz bu aşka… Bu hikayede, ilk bakışta aşk yok, arkadaşlıktan aşka dönüşen bir hikaye de değil bu! Bir yasak aşk öyküsü hiç değil! İçinde biraz hüzün, biraz mutluluk gözyaşı, birkaç şiir ve şarkı, yaralı iki yürek, kaygılar ve tabii ki uykusuz saatler var. Bu hikayenin içinde en çok ümit var. Merkezde ise aşk…

 Birbirine uzak iki şehir… Biri taş binalarla çevrilmiş, sokaklarında asık yüzlü insanların dolaştığı, kuru ayazların kol gezdiği bir şehir… Diğeri deniz kokusu iliklerine kadar sinen… Bu birbirinden çok farklı iki ayrı şehirde, birbirine çok benzeyen iki insan… Birbirlerinden habersizken, aynı gecede aynı yıldızlara bakıp aynı dileği tutuyorlar belki bir gün… Sonrasına siz masal deyin, ben hikaye… ya da bir düş… Dedim ya hikayede en çok ümit var diye; bir ümitle başlıyor işte her şey…

 Aşka en çok bahar yakışır değil mi? Oysa bir kış mevsiminde başlıyor bu düşsel aşk. Dışarıda kış, yüreklerde bahar… Kırlar yerine, yüreklerde açıyor papatyalar… Dışarısı soğukmuş, buz gibiymiş, ne gam? Yüreklerde güneş…

 Kadın taş binalı, kuru ayazlı şehirde yaşıyor. Sahteliklerden, yalanlardan bıkmışlığıyla bir uçurumun kenarındayken, bir ümit tutuyor elinden… Yani deniz kokan kentten gelen adam! Onun ne işi vardı o uçurumun başında diye soracaksınız şimdi? O da aynı sebeple oradaydı. Belki adam çevresindeki tüm sahteliklerin ve yalan sevdaların içinde adamlığından utanmıştı da , onu uçurumdan atıp rahatlamak istiyordu. Yüreğini de fırlatıp atacaktı; böylece kimse acıtamayacaktı onu bir daha… Ama karşılaşmayı hiç beklemediği o yer de kadınla karşılaşmıştı işte… Adam ve kadın elele verip vazgeçtiler yüreklerini atmaktan… Ne de olsa bir ümit vardı içlerinde hala… Aslında onların yürekleri elele tutuştu… O ikisi birbirlerinin gözüne kaşına değil, boyuna posuna değil, yüreklerine aşık oldular… Ve ilk sözleri “Yüreğine aşığım” oldu aşka ilk adımı atarken. En çok kelimeler yardım etti onlara, birbirlerinin yüreğine dokunmaları için.
Bir gece vaktinde kadın adamı düşünürken güncesine şöyle yazdı:

 “ Aşk nasıl akar bir yürekten diğer bir yüreğe? Belki bir şarkıyla, belki bir şiirle gelir. Belki de bir yıldız olarak düşer avucunuza, dilek tuttuğunuz bir gecede… Uzak bir kentte bir yürek şiirler yazar adınıza… Her dizede onu bulursunuz, her dizede kendinizi… 160 karaktere sığdırmaya çalışırsınız içinizden taşan her duyguyu… Sığdıramazsınız… Sonra beceremeseniz de şiir yazmayı onun kadar güzel, bir şiir dökülür kaleminizden…

 Sesini hiç duymadığım,
Hiç dokunmadığım ellerine,
Bir şaire vurgunum şimdi.
Ben hiç oldum, o herşey!
Yaşadığı kentte,
Bir gece olsun uyumadım,
Gezmedim sokaklarında,
Duymadım o kentin gürültüsünü
Ve koklamadım denizinin kokusunu…
Ben onun avucundaki yıldız oldum,
O benim içimde ümit..
İşte bu yüzden;
Aşkın adı ümittir artık, ümidin adı aşk! ”

 Adamsa bir hikaye yazdı ve anlattı bir aşkın başlangıcını… Sordu: “ Bir ümit üzerine aşk yazılabilir mi? ” diye. Kimi onaylayarak ümit üzerine aşk yazılır dedi, kimi vazgeç dedi aşkın aleviyle kırmızıya dönmekten… Bir başkası bu hikayenin sonu sadece hüsran diyerek ümitleri kırdı ve bir dost destek verdi, kadın ve adamın mutluluğuna katılarak… Sonu ne olur? Ne kadın biliyor, ne adam, ne de diğerleri… Tek bilen var sonunun ne olacağını, gözle görülmeyen varlığı en derinde hissedilen tek bilen…

 Şimdi iki ayrı kentte, birbirlerinin yaralarını kelimelerle sarmaya çalışan, iki yaralı yürek avuç içlerinde bir yıldız tutarak, birbirlerini düşünüyorlar. Ağlamanın ne kadar güzel olduğunu keşfediyorlar yeniden… Büyük bir mutlulukla yaşarken aşkı, hatta mutluluğu içlerine daha fazla çakmak için uykularını feda ederken hep ‘bir ümit’ içlerinde… Ve bir taraftan kaygılanıyorlar, korkuyorlar gün gelir bu büyü bozulur diye…Kelimelere, şiirlere, şarkılara sığınıyorlar birbirlerini daha çok hissetmek için… Sonuç olarak düşsel bir aşka ‘merhaba’ diyen iki ayrı yürek, tek yürek olup açtılar kapılarını mutluluğa… Ve göze aldılar ne zaman geleceği meçhul olan hüznü… Yani bir ümidin üstüne aşk yazıldı, ve daha bitmedi hikaye… İçinizden geliyorsa devam edin hadi yazmaya ve bir isim daha verin aşka…

 Aşkın adı ümittir artık, ümidin adı aşk…

Bir kadın çocuktur aslında..
Çocuk gibi davranmayı sever.
Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini de ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak okşamalıdır erkek kadını.
Ama her kadın çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alınmasını ister.
Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz,
ama asla onu bir Çocuk olarak görmeyeceksiniz.

Bir kadın güçlüdür aslında.
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez.
İster ki Erkeğin gücü kendisine huzur versin.
Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile Erkeğin yapmasını bekler.
Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de
erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.
Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.
Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.

Bir kadın sevgilidir aslında.
İçinde her zaman sevgiyi taşır.
Sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz.
Zor sever ama tam sever.
Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için
yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.
Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.
Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.
Ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz.
Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette.
Bunun nedeni ise engelleyemedikleri “acımak” duygusudur.

Bir kadın yalnızdır aslında.
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.
Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır.
O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.
Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.
Yalnızlık onun sığınağıdır.
O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir.
Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

Bir kadın bilgindir aslında.
Neler yapabileceğini erkek aklI hayal bile edemez.
Yaratıcılığının sınırı yoktur.
Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler.
Hoyratça harcamaz yaratıcılığını sadece erkeğine saklar.
Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir.
Çünkü yaşamınız asla sıradan olmayacaktır.

Bir kadın hayattır aslında.
Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor.
Yemek yemek, su içmek bile.
Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup
içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz?

Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız, ne yazık ki yaşamıyorsunuz…

Can DÜNDAR

YİNE YAĞMURLAR YAĞIYOR SESSİZ ANKARA SOKAKLARINA.BENSE YİNE YALNIZLIĞMI DİNLİYORUM BU KOSKACA ŞEHİRDE…YAĞMURUN HIZINI KÖŞEDEKİ SOKAK LAMBASINDAN SEYREDİYORUM SADECE.OYSA BEN ÇIKIP ISLANIRDIM YAĞMURLARDA ESKİDEN.GÖZYAŞLARIMLA BİRBİRİNE KARIŞIRDI DAMLALAR…HER YAĞMUR YAĞDIĞINDA PİŞMANLIKLARIM GELİR AKLIMA.HER DAMLA BİRAZ DAHA SÖNDÜRÜR İÇİMDEKİ YANGINLARI…ŞİMDİYE KADAR YAŞADIKLARIMI.
ŞİMDİ ÖĞRENİYORUM YAŞAMAYI YA DA BÜYÜYORUM SANIRIM.ASLINDA BÜYÜMEK İSTEMEDEN.BÜYÜDÜKÇE İNSANLARIN NE KADAR MENFAATÇİ OLDUKLARINI ÖĞRENİYORUM.OYSA BEN HALA SOKAKLARDA DELİ GİBİ GEZMEK İSTİYORUM.İÇİMDEKİ YAŞAMA SEVİNCİNİ GÖSTERMEK İSTİYORUM İNSANLARA.HER YAĞMUR YAĞDIĞINDA GÖZYAŞLARIMIN DİNDİĞİNİ ONA İSPAT ETMEK İSTİYORUM.AĞLAMIYORUM ARTIK DEMEYİ İSTİYORUM…AMA AMA OLMUYOR HEP YAĞMURLAR GALİP GELİYOR AĞLIYORUM.
İÇİMDEKİ BENİ ÖLDÜRDÜM BEN.ARTIK İNSANLARI MUTLU ETMEK İÇİN YAŞIYORUM KENDİMİN MUTLU OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMEDEN…SEBEPSİZ YERE AĞLAMIYORUM YA DA SEVDİKLERİMİN YANINDA GÖZLERİM DOLMUYOR ARTIK.YALNIZKEN YAŞIYORUM KENDİMİ.GÖZYAŞLARIMI SERBEST BIRAKIYORUM ÖZGÜRCE SÜZÜLSÜNLER YANAKLARIMDAN DİYE…
YAĞMUR…ASLINDA SENİ ÇOK SEVİYORUM.SENİN BEDENİMİ DEĞİL RUHUMU ISLATMANI,YALNIZLIĞIMIN SENLE ANLAM KAZANMASINI,ŞARKILARIN BİLE SENLE GÜZELLEŞTİĞİNİ ANLIYORUM.NE KADAR SENLE OLAMASAMDA SENİ SEYRETMEKTEKİ HAZZI DUYUYORUM VE HAFİF Bİ TEBESSÜM EDİYORUM NE KADAR GÖZYAŞLARIM SENLE COŞSADA…
NE KADAR AŞKI HÜZNÜ HATIRLATSANDA BANA SEVİYORUM SENLE OLMAYI.NE KADAR ISLATTIĞIN TOPRAK KOKUSUNU İÇİME ÇEKEMESEMDE YÜREĞİMDEKİ DAMLALARINI HİSSEDİYORUM.
ŞİMDİ KARANLIĞIMDYIM SEVMİYORUM IŞIKLARI.ÇÜNKÜ BENİM Bİ IŞIĞIM YOK HAYATTA.TUTUNACAK DALIM HAYALLERİM UMUTLARIM…YAŞAMAK İÇİN YAŞIYORUM BUGÜNÜ YAŞIYORUM YARINI DÜŞÜNMEDEN.GÖNLÜM NE İSTİYORSA ONU YAPIYORUM.UMUTLARIMI HAYALLERİMİ HARCADIĞIM İÇİN BELKİ DE KENDİMİ CEZALANDİRIYORUM.TEK İSTEĞİM GİTMESİN YAĞMURLAR İHTİYACIM WAR GÖZYAŞLARIMIN DAMLALARINLA KARIŞMASINA YALNIZLIĞIMI ANIMSAMAMA YÜZÜMDEKİ TEBESSİMÜME…HER ŞEY SENLE ANLAMLI…GÜCÜM YOK YAŞAMAYA SENDE GİDERSEN…GİTME HEP BENİMLE BENDE KAL.

Sikayetsizce acıLarına KatLanıyordum.. icimdeki siyahLarı beyaz yapabiLmek icin cırpınıp duruyordum.BiLmiyorum kac saat oLdu sen benden gideLi ve yıLLara döndürecekti zaman o saatLeri.. ama ..ama ben özLüyordum seni..
Artık iki ayrı derede akıyordu hayat..Sen coktan yoL aLıp gitmisken bense haLa oradaydım..O benden gittigin yerde…Artık yoktun ama neden haLa kıyıLarıma carpıp duruyorsun..!!
Tutmuyor sevgiLer birbirini.Bir kaLemde ciziLmiyor gönüLLer ama bir kaLemde siLinebiLiyordu..SevmeLerin ucuzLadıgı su hayatta artık sevmenin varmıydı bir anLamı?..Sen yoktun ki..KaLmamıstı agzımda tat aska dair.istahımı acmıyordu artık ..Bir yüregi dondordun sen!!..Bende bir anadan dogmamısmıydım?Nedir anLamı bu acıLarın?Ya bu yürek..Birdaha kaLkabiLirmiydi ayaga?..Hicbir sorunun cevabı yoktu en kötüsü sende yoktun..Bütün dogruLarım yanLıs oLmustu bir anda..Gidenin ardından agLamak yakısmazdı bana..ve agLıyordum suan,giden beni kaybedendi oysa ben kendimi kaybetmistim..BiLinmez bir girdaba girmis ve ordan cıkmaya takati kaLmayan yorgun bir yürekten ibarettim artık..Sıfırı buLmus bir yürek..
Hayır ..hayır!!….
TeseLLi verme bana..O yürekte senin askın varken varmıydı baksa teseLLiye?Acıma bana..sakın!!
Git!!..ve ısıkLarı söndür..
Günaydın gece..Sana yorgun bir yürek getiridim…Ölümsüzce…
Ez ezebiLdigin kadar..Acımasızca..


Gitgide alisiyorum sana; hiç bir aliskanlik bu kadar güzel olamaz. Ellerin ellerimden uzakta nasil güçsüzüm bilemezsin. Yanimda oldugun zamanlar sigara dumani gibi cigerlerime doluyor, alkol gibi damarlarima yayiliyorsun. Durmadan basim dönüyor verdigin hazdan.

Aliskanliklar daima korkutur beni; düsün ki ben yasamaya bile aliskin degilim… Kendimi kendime alistiramadim yillardir fakat simdi sana alisiyorum.

Alistikça özlemim artiyor, daha yogunlasiyor. Yalniz içimde garip bir korku var. Sana tüm alismaktan degil seni kendime alistirmaktan korkuyorum. Bir gün sana simdi verdiklerimden daha güzelini daha degerlisini verememekten korkuyorum. Bir gün ansizin ölmekten ve seni bana olan aliskanliginla yapayalniz birakmaktan korkuyorum. Oysa ki her zaman ve günün her saatinde yaninda olmaliyim senin. Bana alismis olmaktan pismanlik duyacagin bir dakikan bile olmamali. Bütün zamanlarini zamanlarimla karistirip emsalsiz bir zaman bilesiminde yasatmaliyim seni. Uykularda bile ayni rüyayi görmeliyiz. Her seyin ve her zevkin yarisi senin olmali, yarisi benim.

“Bana alis,” demeyecegim. Nasil olsa alisacaksin bir gün. Simdi çirkinligimde güzellikler bulan o gözlerin o zaman en güzeli görecek bende! Aliskanliginla, sevginle yepyeni bir “ben” yaratacaksin benden!

ilk defa sevilmenin ürpertileri içindeyim inan. Sevgimle mukayese edebilecegim tek seyi beni sevmende buldum… Ömrümde kimse bana sevmenin gerekliligini ögretmedi. Kimseden sevgisini istemedim, verdiler almadim. Bencildim bir zamanlar hiç sevmemis oldugumu kendi kendime biraz da utanarak itiraf ediyorum. Asil büyük sevgiyi seni sevmekte buldum ve sevgim senin sevginle degerleniyor, ayri bir anlam kazaniyor…

Sevgin olmasaydi degersiz bir cam parçasiydim. Sevginle bir aynayim simdi. Bana bakanlar bastan basa seni görecekler içimde…

Bir zincirin iki halkasiyiz seninle anliyor musun? Ayni kadehte karismis iki içkiyiz. iki kelimeyiz seninle birbirini tamamlayan. Her yerde iki oldugumuz için bir bütün haline geliyoruz durmadan.

Aliskanligim devamli sana çekiyor beni. Durup durup dudaklarini öpmek geliyor içimden. Saçlarini oksamak geliyor, ellerini tutulmak geliyor… Kokunun tenime sindigini hissediyorum geceleri. Teninin dudaklarimda eridigini hissediyorum. Boynunun en güzel yerini benden baska kimse bilemez artik; seni kimse benim kadar benimle bir bütün olduguna inandiramaz.

Gitgide bu aliskanligin içinde kayboldugumu görüyorum. Beni yasadigim zamanin disina çikariyorsun. Bir gün tarih öncesinde yasiyoruz bir gün bulutlarin üstünde. Açilmis bütün kuyularin derinligi içimde seni buldugum yer kadar derin degil.

Aliskanlik kozasini ören bir ipekböcegi gibi gitgide tamamliyor bizi. Korkunç bir yangin basladi yüreklerimizde. Özlem, kiskançlik, arzu, ne varsa içimizde hepsi birden bire tutustu. Hiç bir su bu atesi söndüremez artik. Bu yangin biz birer kor haline gelinceye kadar sürecek.

Önce bakislarimiz alisti birbirine sonra parmak uçlarimiz… En mutlu oldugumuz yerde en güçlü olacagiz seninle.

GEÇMISTEKI TÜM ALISKANLIKLARIN BANA ALISMANI ÖNLEYEMEZ ARTIK…

Ümit Yasar OGUZCAN

 

hayatıma dogan kıs gunesıne umıt baglamaktan yoruldu bedenım tukendı bır pamuk ıplıgıne baglı olan umutlarım,gözlerimden cömertçe akıttıgım gozyaslarım,,son fazızlerını kullanmıs ıcım nekadar yansada akmamak ıcın zorluyor kendını,,içimde yuregımde karsılastıgım her zorluga karsı attıgım tugumler karmasık bı yumak halıne geldi çözulmesi zor,bana umutla bakan gozlere,,tesellılerınle benı ayakta tutmaya calısan dost,arkadas sıfatını kendınce kabul edenlere karsı ıcımden haykırmaya basladım,,adeta haykırı oldum yuzlerıne ama onlar duymadı hıc bırzamanda duymayacaklar,,bılmıyorlarkı benım artık ne umudum nede umut edebılecek bı yuregım,,nede kendımı kandırarak herseye bosverecek bır mantıgım kaldı,,ona,buna,suna,,sunlara karsı miş gıbı davranmaktan sahte gulucukler atmaktan,,güçlüymüşüm gibi davranıp hiç olmadıgım maskelerı gıymekten yoruldum,,artık kendım olacagım gulmek ıstemedıgımde gulmeyecek aglamak ıstedıgımde aglayacaktım,,ama basaramadım herzaman kı gıbı yenık dustum tutunarak ayaga zor kalktıgım bastonum benı tasıyamaz olmus,,altan yavas yavas curumeye yuz tutmus..artık ne yapacagım veya ne yapmam gerektıgıne daır en ufak bır fıkrım yok,,kendımı bıle tanıyamaz oldum kişilik karmasası yasamaya basladım karmakarasık bırı oldum,,birilerinden yardım ıstemeye basladım konusayarak değil gozlerımle yardım edın tukenıyorum diyerek yuzlerıne caresız bır cocuk gıbı baktım,,ama bır gercegı unutmustum artık ne ben bır cocuktum,,nede yardım edecek bırılerının olmadıgını bılmem,,, hiçbirzaman hiçbirsey ıstedıgım gıbı olmayacak aciz bır sekılde hayatımı surdurecektım cıkmaz sokaklarda kalacak,,sessızlıgın kıyafetını gıyecek,,gözlerım bırılerın yuzlerıne bakacak ama aslında cokk uzaklara bakacaktı…

sen vardın ya hayatımda hersey okadar guseldiki yasamın bır tadı,yasamamın bır amacı vardı..çunku içimde,hayatımda SEN VARDIN……hersey nekadarda farklı olurdu senı dusununce,,açlığımı hissetmezdim,kıtap okumak ıcın odama kapanırdım oysa hıc okumazdım bılıyormusun ben ozaman kıtabı değil seni okurdum dusuncemle,,içimi senınle doldururdum,,uykum gelmezdı fakat hemen başımı yastıga koyup senı dusunmek ıcın cırpınır dururdum,,sürekli telefona bakardım acaba arayacakmı,aradımı,,benı dusunuyormu dıye dusunmekten kendımı alamıyordum..açıkcası ben kendımı senden alamyordum..butun bedenımı ruhumu kaplamıstın..sankı dunyada birtek senınle ben vardım..ayaklarım yerden kesılmıstı..bılıyormusun bu yasadıklarım nedır dıye merak ederdım,,ben ögrendım sana soyleyemeden ucup gıttın benden ama olsun suan herneredeysen kulaklarına fısıldıyorum bunun adı AŞKmış,,ve bir şey daha öğrendim seni bende yasatayım derken aslında kendımı bıtırmısım..aslında sen bana cok sey öğretmişsin,,aşkı,karsılıksız sevmeyı,gercek mutlulugu,beklemeyi,delicesine özlemeyi,,herseyi öğrettinde bana birşeyi öğretemedin unutmayı..ben yanlız beceremedim senı unutmayı göze alamadım,,benden gitmene izin verebildim ama hayallerımden ucup gıtmene asla izin veremedim,,yerini almak isteyenlere,,beni sev diyenlere içten içe kızdım,,yuzlerıne söyleyemedim ama hepsıne haykırdım orada sadece senın oldugunu ve yerını kımseye vermeyecegımı,,yanlız kalmak ıstedıgımı onları sevmedıgımı soyledım,,görüyormusun bana neler yaptın,,beni hayallerınle yapayanlız bıraktın,,şuan içimde dolmayan bır bosluk var her ne yaptımsada dolduramadıgım bır bosluk sebebı ne bılıyormusun yine SEN,,merak ediyorumda seni benden ne zaman söküp atacağım,,hayallerımde seni basrollerde oynatmaktan ne zaman vazgececeğim,,çıktıgım her sokakta sana gelen yolların yonunu ne zaman degıstrecegım,, herkesi sana benzetmekten ama kımseyı senın yerıne koyamamaktan ne zaman pes edecegım……


Ne yazayım ben de bilmiyorum. Sözün bittiği yerdeyim! Neler yapıyorum, nereye gidiyorum bilmiyorum. Yorulduğumu hissediyorum sadece. Yoruluyorum ve dinleniyorum arada.

Yolların bittiği yerdeyim! Arada bir farklılaşıyorum gerçi. Yani şükretmem gereken bir farklılık bu. Yani ben her zaman farklıyım aslında, her zaman İnsanım ben; şükretmesi gereken.

Farklı olduğumu düşünmek bile umuttur biliyorum. Biliyorum ama duygularımı harekete geçiremiyorum, ağlıyorum, yoruluyorum, farklılaşıyorum ve seviyorum. Eskiden de severdim odama doğan güneşi, küçük mutlulukları, SENİ, hüznü, umutlarımı ve sevdamı! Seviyorum ve dua ediyorum.

Yolların bittiği yerdeyim! Yoruluyorum ve dinleniyorum arada. Yüreğime soruyorum “nedir bu çelişki” diye(…..) susuyor önce yani o da benim gibi…. Dedim ya sözün bittiği yerdeyim ben! Ne o söyleyebilir, ne ben yazabilirim!…

Gidiyorum. Hızla ilerliyorum ama yolların bittiği yerdeyim. Yoruluyorum sevdan tutuyor ellerimden, gönlüme ışık saçıyor umutlarım. Neler yapıyorum, nereye gidiyorum bilmiyorum….Gözlerine bakınca hissediyorum ayaklarımın bastığını

Farklı olduğumu bilmek hayattır biliyorum. Ama söz geçiremedim korkularıma…

Ağlıyorum, yoruluyorum, farklılaşıyorum ve seviyorum. Eskiden de severdim yağmurları, sonrasında kokan toprağı, SENİ, umutlarımı ve sevdamı!

Söz bitti, yollar bitti, ben de bittim

Biliyorum umutlar tükenmemeli

Umutlar inancımdır biliyorum…

Ağlıyorum, yoruluyorum, ve seviyorum

SENİ, umutlarımı, yağmurları,İnancımı ve farklılığımı…

Biraz düşünsen çözersin beni ve yüreğimi

Ben lal değildim aslında…

Zaman bitti, yollar bitti, söz bitti

Ve belki de ben de bittim.

Ağlıyorum, üzülüyorum, yanıyorum.

Eskiden de yanardım

SANA, BANA ve yapılanlara….

Sümeyye

Öyle karanlık bir gece ki
Göremiyor bir gözüm ötekini.

Emanetti bu karanlık gece
Batan Güneş’ten doğan Ay’a
Sanırım Ay’dan da bana.

Adım adımı kovalamıyor
Bakmıyordu bir gözüm
Ötekinin baktığı yere.
Konuşamıyordum
Dudaklarım kımıldasa
Taş oluyordu dilim
Taş dilim erise kımıldasa
Mühürleniyordu dudaklarım.

Sebeplerim sebep oluyordu
Dalıyordum
Varlığa uzak yokluğa yakın sana
Başladığım yerden sıçrıyordum
Bittiğim yere
Bakıyorum başladığım yerdesin
Bittiğim yerden sıçrıyordum
Başladığım yere

Yükseldikçe alçaldığını görmek

Aldattı beni yaklaştığını sandım
Ben yükselmiyor sen alçalıyormuşsun
Sevinsem mi bilemedim ağladım.

Fakat anladım.

Bitirmek veya başlamak
Alçalmak veya yükselmek
Değildi önemli olan
Önemli olan emekleyerek de olsa
İlerleyebilmekti
Başlamak veya bitirmek değildi
Güzel olan
Güzel olan yolculuğun kendisi idi.

Koşar adım yaşamak isterdim
Sürünsem de kafi
Bitirmek istemediğim yolun kendisiydin
En güzel olan yolculuktu sendin
Sana gelen her adım güzeldi
Vuslat için olan her nefes sahte
Bende saklı en güzel ben sendin.

İsmet ÖZBERBER

Ben seni kocaman bir yürekle sevdim.
Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören.
Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime.
Bir başka yerde olamazdın zaten.
Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın.
Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık.
Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama.
O yüreğin gerçek sahibiydin.

Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya…
Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle.
Çiçek çiçek açtın yüreğimde.
Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında.
Taze bir yaprak gibi yeşildin.
Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün.
Kırmızıydın bir ateş gibi.

Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da…
Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık.
En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana.
İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm.
Beni güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle.
Her şeye rağmen sevdim seni.

Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu.
Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim.
Sen elimden tuttuğunda patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi.
Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim.
Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim.
Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm.
Ve o göle bir tek sen girebilirdin.

Sevdim ve hayrandım da…
Her halin çekti beni.
Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim.
Sesini de sevdim suskunluğunu da.
Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim.

Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman.
Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı.
Seni severken yorulmadım.
Çünkü sen yaşam kaynağıydın.
Her gün yenilendim.
Seninle çoğaldım, büyüdüm.
Eksik kalan neyim varsa tamamladın.

Sevdim işte ötesi yok…

Mehmet COŞKUNDENİZ

Sana sevgimi anlattıkça uzak durdun benden. Ben “Aşk” dedikçe, sen “Dur” dedin. Oysa ben gerçekten seviyordum seni. Bu yüzden içimdeki aşk fırtınasını durdurmam mümkün değildi. Söylemeden duramazdım ki sevgi sözcüklerini….ANLAMADIN…